Gothic Metal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gothic Metal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2012 Cumartesi

Moonspell - Irreligious



    MOONSPELL – Irreligious
    Kurtlar, delilik ve acımasızlığın küçük mücevheri.


     “Wolfheart” sonrası ikinci albümümüze başlamak için stüdyoya girdik. Waldemar yine masanın arkasındaydı ama bu kez ellerinde tam anlamıyla ne istediğini bilen daha olgun bir grup vardı. Sonuç o ana kadar yaptığımızın en iyisiydi, tabii ki “Wolfheart”dan daha değişik olan “Irreligious” idi ve bu bizim hep istediğimiz bir şey oldu. Aldığımız eleştirilere ilgisizdik, çünkü değişmiştik. Hepsini memnuniyetle karşılıyoruz, değişmeyi biz istedik!”

       Her daim cesaretli ne istediğini bilen cesur bir insan oldu Fernando, bunu verdiği röportajlardaki kararlı, rahat tutumuna bağlamak mümkün. “Wolfheart” ile o zamana kadar en orijinal gothic metal klasiğini yaratan bir grubun en başındaydı ve grup onsuz bir imkânsızdı. Fernando’nun kişiliği ardında yatan ilgilendiği fikirleri olsun hayatı yaşama tarzı olsun hep yaşamın bir kenarına tutunan, gizemli, müzisyen olarak ise hayret verici bir yaklaşıma sahipti. Moonspell’i kurmadan önce zaten pek müzikle alakadar olmamış ve müziğe başlamaya kadar verince de sırf hayatı yaşama tarzından dolayı, hobilerinden ve ilgilendiği kendi dünyasından dolayı bunu müziğe aktararak belki de en doğru işi yapmıştı. “Wolfheart” ile bunun ilk meyvesini vermişti ve ondan sonraki yalnız yolculuğunda ok yönleri onu “Irreligious”a kadar götürmüştü.

       “Irreligious”, Fernando’nun da dediği gibi değişik bir çalışmaydı. Yine gothic metal adı altında yapılanlara pek benzemiyordu. Yani o dönemde çıkmış gothic metal albümleri bir karşılaştırın farkı görürdünüz. Albümün lirikal düzenlemelerinden bestesine –çok daha melodiklerdi.- kadar bu farklılığı bir şekilde hissediyorsunuz. İlk albümde aşk cinayetlerinden ve bir takım gizemli erotik hikâyelerden bahseden Moonspell bu albümde tamamen kendisini daha ciddi okkült konulara vermiş ve daha da gizemli, tartışma yaratıcı, inanç problemlerini ve reddetme duygusunu ön plana çıkarıcı, karşıt olmayı ve dinlediğini daha net hissettirici bir kimliğe bürünmüştü. “Wolfheart” zaten bir klasikti ve grup ikinci bir klasik daha yaratmaktan çekinmedi. İlk albümde Fernando’nun tutunacağı bir Marquis de Sade vardı, oysa ikinci albümde Fernando tutunacağı dal olarak ünlü okkültist şair ve yazar olan Aleister Crowley’i seçti ve “Irreligious”ın neredeyse çoğu şarkısında, sözlerinde ve Fernando’nun aktardığı o hissiyatta onun parmağı vardır. Sadece bu da değil, “Koku” romanı ile kitleleri peşinden sürükleyen yazar Patrick Süskind ve Portekizli ünlü şair Fernando Pessoa bile bu albümde kendisine yer bulmuştu. O derece önemli bir çalışmadır “Irreligious”.

            O dönemde -benzeştiği noktalar çok olmasa da- çıkmış olan diğer önemli bir albümde Theatre of Tragedy’nin “Velvet Darkness They Fear”ıydı. Moonspell ile birlikte bir değişime imza attılar ve o dönemden sonra artık çoğu grup müzikal olarak değişim geçirdi ve Moonspell “Irreligious” ile çok büyük başarılar kazandı. Bunu Fernando şöyle açıklıyor: Neredeyse boş yer kalmayan arenalarda çaldık. “Irreligious” yaklaşık 50.000’den fazla sattı ve Moonspell VIVA tarafından güçlü Marilyn Manson ve Korn’u geride bırakarak 1996 yılının esin grubu seçildi. Kesinlikle iyi bir yıldı!”

       Waldemar Sorychta imzalı kan kırmızısı egzotik bir kapakla gün yüzüne çıkan “Irreligious” daha başlangıcından ilk golü atıyordu. "Perverse... Almost Religious" bu tanımdaki bir gothic metal klasiği için yeterince başarılı bir giriş çalışması olarak akıllara kazındı. Çan sesleri arasında 0:39. saniyede giren ve klavyeyle verilen o basit melodi beni dehşete düşürmeye yetmişti. Bu albümü ilk dinlediğim sıralarda Moonspell hayatıma kazınmıştı sanki büyülenmiş gibiydim defterlerime bile onların isimlerini yazar olmuştum. “Opium” şarkısı ile çokça tartışmalara maruz kalan grup Kuzey Afrika’daki ya da İsrail taraflarından bir ülkede -hatırlamıyorum hangi ülke olduğunu- bir dinleyici bu şarkıyı dinliyor diye mahkemeye çıkarılmıştı. Şarkının içinde yer alan “afyon, esrar, erotik hikâyeler, cinsel istek” gibi kelimeler oldukça rahatsızlık yaratmıştı. Sadece Moonspell ile alakalı bir şey de değildi. Rotting Christ bile isminden dolayı o adı geçen ülkede yasaklanmıştı ve U2 ve R.E.M. gibi gruplar da bu yasakçı zihniyeti protesto etmişlerdi. “Opium”un ilk başlangıcı çok süperdir ve Fernando vokallere girdiğinde farklı bir şeyler olduğunu hissediyordunuz. Şarkının sonunda yer alan Portekizce dörtlük ise Fernando Pessoa’nın Álvaro de Campos ismiyle yayımladığı “Opiário” adlı şiirinden alıntıdır.

      “Awake” ise bir başka incelenmesi gereken bir beste. Kısacık ama çok etkilidir. Bestenin hemen başlangıcındaki dörtlüğü ise Aleister Crowley kendi sesinden “The Poet” adlı şiirinden okumuş ve grup onu öylece kullanmıştır. Crowley’in bu sesi şarkıya çok büyük etki ediyor.

                                             “Bury me in a nameless grave!
                                        I came from God the world to save.
                                         I brought them wisdom from above:
                                               Worship, and liberty, and love.”
                                           
          Fernando, Aleister Crowley bu şiiri okurken araya giriyor ve şarkıdaki dörtlükte şöyle sesleniyor: “Uyan! Çünkü ölümün kendisi bile ölüyor. Bizler geçmişe dönmeyi bile başaramayan kendi geçmişimiziz. Biz boğazımıza bağlı halatlı hayalperestleriz.” Diye seslenmekte. Albümü ilk dinlediğimde bu şarkıyı tekrar tekrar dinlediğimi hatırlıyorum. “Even the dead…” cümlesinden sonra 0:32. saniyede giren o dünyanın tarifi mümkün değildir. “For A Taste of Eternity”, “Ruin & Misery” gibi klasiklerden sonra “A Poisoned Gift”in başlangıcındaki o kızın çığlıkları, Fernando’nun fısıltılı vokalleri ve Pedro Paixão’nun o ürkünç klavye tonlarını bünyede hissetmemek imkânsız. “A Poisoned Gift”in başlangıcından sonraki o konuşmalar ise yine Aleister Crowley’in “La Gitana” şiirinden alınma.



                           “For your hair was full of roses, and my flesh was full of thorns,
                          And the midnight came upon us worth a million crazy morns.”

         “Raven Claws” albüme göre biraz farklı kaçsa da sonrasında gelen “Mephisto” şeytansı lirikleriyle ve korkunç konseptiyle Moonspell klasikleri arasındadır. “Herr Spiegelmann”in girişindeki değişik fikirler Moonspell’de hep var oldu ve müziklerini işte bu yüzden çok sevdim. “Herr Spiegelmann”ın hemen başlangıcındaki sözler Patrick Süskind’in “Koku “ romanından alınmadır. Albümün kapanışındaki o uzun kurt ulumalı “Full Moon Madness” ise bir marş niteliğinde şarkıdır ki Moonspell neredeyse her konserinden söylemekten çekinmez. Şarkının sonunda yer alan o dâhiyane gitar sololar ve klavyenin verdiği inanılmaz nüanslar neticesinde bir gothic metal klasiği daha son bulur ve sonra tekrar başa döneriz, tekrar, tekrar.

      “Irreligious”ın akılda kalıcı noktaları çok fazla. “Awake”in giriş bölümü, “For A Taste of Eternity”nin başlangıcındaki Fernando’nun bağırışları, “A Poisoned Gift”deki o kızın çığlıkları, Fernando’nun fısıltılı vokalleri ve uzaktan uzaktan gelen o kurtun sesleri…  Unutamıyorum.

9 Kasım 2012 Cuma

Paradise Lost - Draconian Times

PARADISE LOST
DRACONIAN TIMES
Music for Nations

                                               M u t s u z l u k

           Karlı soğuk bir günün sabahıydı. Dünün yorgunluğunu üzerimden atmış güne hazırlanırken dün vermiş olduğum siparişi bugün alacaktım. Ne siparişi olacak tabi ki çekme kaset dönemlerinden geçtiğimiz için heyecanlı heyecanlı sipariş verdiğim çok merak ettiğim bir albümü dinleme şerefine erişecektim. Etraf yürünecek halde değildi botlarıma bakıyor ve beni o çamur ve kar çirkefinden nasıl taşıdığına hayret ediyordum. Çevremdekileri izleye izleye yürürken aklıma Steinbeck’in o ”Dünyanın her yerinde herkesin yenileceği bir yer vardır. Kimilerini yenilgi yıkar, kimileri ise zaferle küçülür, bayağılaşır. Büyüklük, hem yenilgiyi, hem de zaferi kabullenebilen kişilerde yaşar.” sözü aklıma gelmiş hayatı anlamlandırmaya çalışıyordum. Yüzlere baktıkça insanların insanlığın ne kadar da mutsuz ve bir yerlere yetişmeye çalıştığını anımsıyorum, belki amaçsız belki amaçlarına doğru hızla yürüyerek gidiyorlardı.

Ben Steinbeck kadar tasvir yapamam ancak sokağın sonuna gelip birisinin kafasını bacakları arasına ümitsiz ümitsiz ağladığını görünce kafamda onca şeyler dolaştı durdu. Belki herkesi onun gibi gördüm. Kim bilir neden ağlıyordu? Neden yanı başından geçtimde gözlerime bakmadı? İnsan bir yabancının gözlerine bakmaktan korkarmış. Çünkü o bakışının ardına yatanı bilmekten çekinirmiş. Evet, insanlık mutsuzdu, zaten My Dying Bride boşuna yapmamıştı “The Cry of Mankind”ı, Savatage’in “The Wake of Magellan’ındaki yaşlı adam gibi yalnız olmuştuk yalnızdık bu hayatta. O, denizin kenarında yapayalnız dolaşırdı biz ise şehrin keşmekeşinde kaybolur giderdik. Kimimiz nefret ediyordu kimimiz ise bir çıkış yolu arıyordu. Hayatın zorluklarıyla yüzleşme, inanç problemleri, felsefi tartışmalar sonucu cevabı zor sorular gibi cevaba çok uzaktık, kimimiz yenildi daha fazla ileri gidemedi kimimizse bir deryada küçük bir kum tanesi oldu kaybolmamaya çalıştı ve debelenip durdu. İşte o karlı günün sabahı sadece bunlar değildi beni düşündüren belki de biraz Draconian Times’ı hayal ediyordum belki o düşündürüyordu böylesine gaddar zamanları…

          Enchantment’ın ilk 50 saniyesi beni hayata daha çok bağlamıştı. İnanın, o zamanlar çok farklıydı her şey, daha bir hissizdi yüzler, donuktu. Dinleyin bu şarkıyı, soğukta yoğun bir şekilde kar yağarken dinleyin, yüzünüze karlar çarparken, dışarıda bin bir insan koşuşurken, otomobiller çevreye dumanlarıyla zarar verip gürültü kirliliği yaratıp zamanımızdan ve ruhumuzdan çalarken bir dinleyin, emin olun çok daha anlamlı olacaktır. Nick Holmes’u hiç bu kadar kararlı ve sinirli bir vokal yaparken dinlememiştim. Grubun ilk dönem eserleri daha bir sertti ve daha kargaşa yaratmaya yönelikti ama bu deyim yerindeyse huzur kaçıran bir melankoliye sahipti. Nick Holmes bizim gibi mutsuzdu anlattıklarına bakılırsa. İşte bu yüzden ortak yönlerimiz vardı. Ruh neydi? O ruhun tarifi Paradise Lost’da gizliydi sanki. Grubun “Icon” ile girdiği melankoli deryası “Draconian Times” ile devam ediyordu ama bir farkla. Paradise Lost o zamana kadar hiç yapmadığı bir şekilde hüzün taşıyordu. Holmes ve tayfası kafasını bacaklarını arasına almış bu hayatta bitmiş insanların acılarını anlatıyordu. “Hallowed Land” girdiğinde ise istemsiz bir şekilde gözlerimden yaşlar dökülüvermişti bu nasıl bir etkiydi hala inanamam yazıya dökemem. Bazen kendimle kaldığımda bu albümü dinlediğimde ancak anlatabilirim sözler birden dökülüverir.

         Bazı dinleyiciler bu albümdeki Nick Holmes vokallerinin James Hetfield’ı çok anımsattığını söyler. Doğrudur, Holmes hayata karşı mutsuzluğunu haykırırken öylesine detaylı verir ki her şeyi hayatı düşüncelerinizde tasvir ettirir size. Karanlıktır, depresiftir bu albüm. Zira sizi çekti mi içine çeker. Tıpkı “Forever Failure” gibi. “Draconian Times’ın belki de en önemli nadide bestelerinden birisidir bu. İlk başladığında Charles Manson’un mahkeme kayıtlarından birazını dinleriz ve bize der ki “Understand procedure, understand war understand rules, regulations. I don’t understand sorry.” Şarkının 3:09 saniyesinde giren o gitar melodisi insana ne düşündürür neyi anımsattırır hala anlayamam. Bir şarkı hayatınızda böyle anlam taşıyorsa ona sıkı sıkı bağlanırsınız. İşte bu da böyle bir şeydi.


       “Shadow Kings”i ise defalarca başa sarıp dinlediğimi hatırlıyorum. Ritim gitarda yaratılan o tarif edilemez hisler şarkıları çok melankolik yapıyor. Büyük üstat Mackintosh ise kaybetmiş insanların hikâyelerini anlatır cinsten öyle melodiler yaratmış ki seneler sonra dinlediğimde bile aynı etkiyi yaratıyor. Ya “Elusive Cure”un başlangıcındaki o sersemletici melodiler nasıldı? İnsan kendisini büyük bir boşlukta hissediyordu. Holmes’un “Regret, refrain, i can no longer bear it” sözleri kendisinin kırılgan sesiyle insanı derinden yaralıyor. “Yearn for Change”in ardından gelen “Shades of God” ise bir başka tarif edilemez Paradise Lost şarkısı. Belki Black Sabbath etkisi, belki o ritim gitarların yarattığı karanlık, umutsuz dünya tasviri. İnanılmaz!

“Draconian Times” Paradise Lost’un en başarılı olduğu ve bir dünya insanı melankolisiyle peşinden koşturduğu bir albüm. Katatonia’sından Moonspell’ine her grup biraz etkilenmiştir.

        Ah Holmes, ah 1990’lar! Her şeyin daha yavşamadığı, dünyanın daha bir sersemletici zamanlarına denk geldiği, havaların daha soğuk olduğu, küresel iklim dengesizliklerinin bu kadar hayatımıza etki etmediği, trafik sorunlarının neredeyse başlangıçlarını yaşadığımız, çevre katliamlarının yaşandığı, fokların öldürülüp derisinin kullanıldığı, AIDS’in çoğaldığı, evsiz insanların daha çoğaldığı, gelir-gider dengesinin arasında uçurumların yaşandığı, sağlık sisteminin zaten çöktüğü, teknolojinin insanları daha esir almadığı, bir sevgilinin karşısındaki sevgilisine daha içten sarıldığı ve daha mutlu olduğu yıllar ve belki de çoğumuzun mutlu olamadığı o gaddar, zalim yıllar!

“I don’t really know what sorry means, i’ve been sorry all my life
I’m sorry i was born, that’s what my mother told me
I don’t really know what sorry means
I’ve been sorry all my life
I don’t really know what sorry means”

Charles Manson (Paradise Lost – “Forever Failure”) 3.00 dk.

Moonspell - Wolfheart

MOONSPELL
WOLFHEART
Century Media


       Portekiz çevresinde hakkı sayılır bir topluluk Moonspell. Bu başarıyı elde etmeleri pek kolay olmadı. Şöyle ki, Portekiz kendi içerisinde Avrupa’dan iyice izole olmuş, bir yönünü okyanusa vermiş, tarihiyle ve kültürüyle her zaman iç içe yaşamış ve kendi içerisine öyle pek yabancı kimseleri de sokmamış bir ülke.

        Siyaset olaylarını ve devrimlerini çok şiddetli geçirmiş ve general Oliveira Salazar ile neredeyse dünyanın bir kısmına iyiden iyiye hükmetmiş bir yalnız ülke. Böylesine bir devletin dine bağlılığı da takdir edersiniz ki çok sadakatli oluyor. Bir yandan baskı rejimleri bir yandan da sanatsal akımların çok yoğun bir şekilde birbiriyle çarpıştığı bu dünyada Portekiz dinsel yaşamı ön plana alması ve sonucunda da özgürlüklerin ve eski dönemlerden gelmiş baskıcı düşünce yapısının temellerini de bir şekilde kendi içerisinde tutmuştur. Bu sayede de ülkede müzik başta olmak üzere bütün sanat dallarında çoğu sanatçı çok özgür olduğunu pek söyleyemez. Gotik katedraller, tarihsel yapılar, kiliseler ve diğer bütün dinlere ait ibadethaneler bu ülkede bulunur. Şairseniz bu mekânlar içerisinde çok karanlık dizeler yazabilir, besteciyseniz ya da söz yazarıysanız çok derin ve felsefik yanları olan sözleri hayata geçirir, bunu karanlık bir şekilde, aynen Moonspell vokalisti Fernando Miguel Santos Ribeiro’nun yaptığı gibi bize ulaştırabilir ve binlerce kilometre öteden başkalarının hayatlarına nüfuz ettirebilirsiniz.

           1995. Daha black metal, gothic metal gibi türler ülkemizde yeni yeni hayranlar kazanırken İngiltere’de Cradle Of Filth daha ilk albümünü yeni çıkarmıştı. Yunanistan’dan Rotting Christ bambaşka bir ambiyansla metal dünyasını etkilerken kuzeydeki karanlık gruplar ise kiliseyle, dinle savaşıyordu. Portekizli Moonspell ise Fernando’nun önderliğinde ilk albümü “Wolfheart”ı çıkarttı. Bu, metal dünyasına Akdeniz’den, okyanustan bir cevap olarak tarihe geçti. Fernando Ribeiro ilginç bir insan. Önceleri kendi müziğini ülkesinde icra edememekten şikâyet ediyordu fakat daha sonra bu düşünceyi yaptıklarıyla ürettikleriyle kırdı. Felsefe okuyor, ateizme ve okültizme ilgi duyuyor ve şiir yazıyordu. İlginç aksanıyla söylediği şarkılar birçoğumuzun hoşuna gider, bazılarımızın ise pek hoşuna gitmezdi. Birgit Zacher’den aldığı şan dersleri sayesinde vokalistliğini iyice geliştirmiş, yazdığı şarkı sözleriyle ise deyim yerindeyse kan kusturmuştur. Onun ortaya çıkardığı çeşitli vokal tarzları yüzünden, tıpkı H. P. Lovecraft’dan veya E. A. Poe hikâyelerinden esinlenerek çekilmiş gotik bir film izler gibi olursunuz. Fernando’suz Moonspell bir hiçtir, Moonspell’siz Fernando da pek bir işe yaramaz. “Wolfheart” ile başladıkları yol çok çetindi ama başarmakmak zorundalardı. Gruptakilerin hepsi bir kurt sürüsü gibi kenetlendi ve içimize nüfuz etti. Artık dolunay, kurtlar, vampirler, geceyarısı hikâyeleri, aşk suçları ve erotizm bizimleydi.

          Moonspell, “Wolfheart” ile hiçbir zaman black metal olarak anılmadı. İlk çıktığında çoğu dinleyici black metal olarak tanıdı ama müzik ve içerik olarak daha çok gothic metal ile ilişkiliydi. Albümün folk yönü de çok detaylı bir şekilde grup tarafından bestelere nüfuz ettirildi. O zamana kadar “Wolfheart” kadar birçok türü içerisinde barındıran ve liriksel olarak çok ünlü yazarlardan etkilenilerek oluşturulan bir albüm kendi tarzında piyasaya sürülmemişti. Akdenizli olmaları dolayısıyla Rotting Christ’ın şarkıları da Moonspell’deki gibi bir parça sıcaklık taşıyordu, ancak onların aksine Moonspell, kuzey gruplarının donuk ve saf yönünü de hiçbir zaman müziklerinde kullanmadı.

         İlk şarkı Wolfshade (A Werewolf Masquearde) bir gothic/black metal manifestosudur. Fernando’nun ilk haykırışları bu tarzda duyduğumuz çok özel ve çok orijinal vokal tarzlarındandır. Type O’ Negative vokalisti Peter Steele’nin etkisinde çok kalan Fernando kendisinden de çok duygu katmıştır vokallerine. Fısıltılı, çığlık, bariton vokaller dışında konuşarak yaptığı o tarz anlayışı sayesinde benzerleri arasından sıyrılmayı da bilmiştir. Vokal yaparken adeta kan kusar, etkiler ve üstüne üstlük bir vampir gibi kanınızı emmeye başlar.


          Love Crimes geri vokallerde Birgit Zacher’in yer aldığı gothic metal klasiği bir şarkıdır. Fernando’nun hayatında etkilendiği yegane isimlerden birisi olan Marquis de Sade’ın erotizm kokan hikayelerinden esinlenipte yazdığı bu şarkıda tam 2:53’de giren o vokallerin tarifi imkânsızdır. Paixão ise klavyeden verdiği o ambiyans ile “Wolfheart”ın en başarılı isimlerinden olmuştur. Albümün en can alıcı bestelerinden … Of Dream And Drama (Midnight Ride) ise yine hastalıklı Fernando vokallerine gebe. Ayrıca şarkıda bir de hard rock ve klasik heavy metal arası bir gitar solo var ki bu yapı içerisinde eğreti durması gerekecekken çok sık olmuş. Ardından hüzünlü gitar ve klavye girişiyle Lua D’Inverno, sanki birisinin ardından yakılmış ağıt gibi duruyor. Trebraruna Moonspell’in etnik yönünün bir resmini çizerken ardından gelen Vampiria ise tam anlamıyla Fernando’nun eşsiz güzellikteki eserlerinden birisi. Hem vokal anlayışıyla hem de müziğin gidişatıyla birlikte çok karakteristik bir yapı sergiliyor. Fernando’nun “You’re a beast, evil one” demesiyle birlikte şarkı da bambaşka bir kimliğe bürünüyor, kelimelere anlam yüklüyor, üstüne basa basa söylemeye başlıyor. Ah Fernando! Bu yapısıyla da sanki H. P. Lovecraft’ın hikâyelerinden esinlenilmiş gibi duruyor. Şarkı sonundaki çığlık ise… Bilmiyorum müziğin korkutucu dünyasında böylesine etkileyici bir şey yazılabilmiş mi? Desire… Desire…
“Imperious, choleric, irascible, extreme in everything, with a
dissolute imagination of the like which has never been seen,
atheistic to the point of fanaticism, there you have me in a nutshell
and kill me again or take me as I am, for I shall not change.”
Marquis de Sade

       Ardından gelen An Erotic Alchemy’de Fernando büyük değer verdiği yazar Marquis de Sade’dan etkilenmiş. Düz ritimlerle klavye üzerinden devam eden bu etkileyici şarkıda erotizm üzerinden ilginç bir hikâye anlatılıyor. Şarkıda geçen “Would you die for this?” de, parçanın en sonundaki esaslı soruyu sorduruyor insana.

        2:09’de giren ve benim Fernando’dan ilk defa o zamanlar duyduğum bir vokal tarzı ve Alma Mater… Bu şarkı “Wolfheart’”ın en sevilen bestesi olmuştur. Albümün bütün gotikliği, karanlığı ve erotizmi içerisinde. Belki de ritimleri dolayısıyla Akdeniz sıcaklığını da içerisinden barındıran farklı çalışma.

          Cradle Of Filth’in ikinci albümü “Dusk… And Her Embrace” çıktığında bu albümü bir arkadaşıma dinletmiştim, “Al gerçek metali dinle” demiştim. Cradle Of Filth hayranı arkadaşım ise “Wolfheart”ı ilk dinlemesiyle ilk önce Fernando’ya, sonra da albüme aşık olmuştu. Doğruya doğru. O bir Fernando, Fernando Miguel Santos Ribeiro. Bir kurt kalpli.