Neo Progressive Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Neo Progressive Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2014 Pazartesi

IQ - The Road of Bones

IQ – The Road of Bones
Yoldaki kürek ve cinayetler.


          Onlar için herkes aynı güzel sözleri söylüyor. Bir müzik türü içerisinde bir tarzın yaratılmasında emeği geçmiş olmak ve onu geliştirmek önemli bir şey sanırım yoksa böylesine ağır ve kalıplı bir müzik topluluğuna böylesine güzel sözler layık görülemezdi. Bahsettiğim alt tür ise 80’li yıllarda Genesis önderliğinde çıkmış ve Marillion, Twelfth Night, Pallas ve Pendragon gibi gruplarınca geliştirilmiş bir “neo progressive” hareketiydi ki IQ’yu ise bu grupların içerisine çok rahatlıkla koyabiliriz. IQ aslında bu tür içerisinde Marillion’dan sonra gelen en önemli isimdi çünkü o zamanlarda her ne kadar Twelfth Night ve Pendragon bilinse de oluşturdukları kaliteli albümler kıstas alındığında bunun bir gerçek olduğu su yüzüne çıkıyor. 1985 yılında çıkan “The Wake” İngiliz neo progressive janrının kilometre taşlarından birisiydi ve ardından gelen “Nomzamo” ve “Are You Sitting Comfortably?” ile de bu iyice perçinlenmişti.

             Grup kuruluşunda yer almış efsanevi vokalist Peter Nicholls, orijinal basist Tim Esau, bir stili olan muhteşem davulcu Paul Cook -sonradan gelmişti- ve klavyede artık ulaşılamaz bir noktada yer alan Martin Orford’dan oluşuyordu ki bu dört isim grubu çok başarılı yerlere sürüklediler. Davulu Mark Ridout’tan alan Paul Cook’un o karakterli ve teknik stili yıllarca sevenlerinin beyninden çıkmadı. Grubun konserlerinde teatral şovları da sergileyen vokalist Peter Nicholls ise progresif rock’ta ise bir markadır. Yüzüne yaptığı makyajlar ve konsepte uygun olan davranışlarıyla ise Peter Gabriel’dan, Marillion’daki Fish/Steve Hogarth’dan ve Galahad’daki Stuart Nicholson’dan farksızdı. Bunun sebebi de konser sırasında bir etki yaratmak ve sahne şovlarını destekleyici niteliklerde bulunmaktı. Bunu sonradan İngiliz progresif rock müziğinin önemli gruplarından birisi olan Arena’da deneyecekti.


             IQ 90’lı yıllarda Arena’dan basist John Jowitt’i alıp kadrosunu güçlendirdikten sonra “Ever” ve “Subterranea” gibi çok başarılı çalışmalarla geçirdi. Sonra 2000 yılındaki “The Seventh House” albümüyle de oldukça başarılı bir grafik çizerek 2000’li yıllarla birlikte “Dark Matter”la o sıralar Spock’s Beard, The Flower Kings, Enchant ve Transatlantic gibi grupların arasında yepyeni fanlar kazanarak sükse yaptı. “Dark Matter” aslında her şeyin başlangıcıydı. Bu çalışma grubun karanlık yönünün belirmesinde o kadar güçlü bir rol oynadı ki progresif rock içerisinde hem karanlık hem dramatik ve hem de uçuk-dehşet lirikler yazan grup çok az bulunur. 2009 yılındaki “Frequency” albümü ise orijinal klavyeci ve davulcu olmadan çıkarılan bir çalışmaydı ve buna rağmen oldukça olumlu sözler söylendi.

           Zaman içerisinde çok kadro değiştirmesine rağmen inadına başarılı albümler sürmeye devam ediyor topluluk. Bunun kanıtı ise 2014 yılı albümü “The Road of Bones”. Klavyeyi Mark Westworth’den devralan Neil Durant daha önceleri progresif rock ve jazz/fusion türlerinde müzik yapan Sphere3’de yer alıyordu. IQ müziğinin temel taşı aslında klavye alt yapısına dayanıyor. Orijinal klavyeci Martin Orford’un gruba kazandırdığı en önemli nokta buydu. Mellotron’lar, Synthesizler’lar, Moog geçişleri, tonlarla verilen o sonu gelmez derinlik hissiyatı ve o karanlık yapı. İşte bunların hepsinin mimarı Orford’du ve bunu gruba gelen diğer klavyeciler de ister istemez kullanıyordu. Bu öyle bir yapıydı ki bunların içerisinden bir taş oynasın işte o zaman IQ’nun müziğinin matematiği de bozulacak gibiydi. Neil Durant “The Road of Bones”da ise bu geleneği bozmadı, ancak, sanırım IQ’nun şimdiye kadar klavye üzerinde kullandığı bütün düşünceleri alt üst etti ve bu geleneğin üzerine kendi fikirlerini ekledi ve ortaya mükemmel bir bileşim çıktı. Bu fikirler ise Durant’ın kullandığı bazı efektlerde gizli. Kendisinin öyle bir stili var ki hem geleneksel yönden besleniyor hem de org üzerinde çok farklı denemeler ve kompozisyonlar yaratabiliyor. Melankolik pasajlar yaratırken birden karanlık elektronik/tekno tonlarla bunları süsleyebiliyor. Bu da IQ’nun şansıydı ki “The Road of Bones” sanırım grubun en başarılı albümü olarak progresif rock tarihine yazılacak. Bu albümün diğer bir önemi de orijinal basistin, Tim Esau’nun geri dönmesiydi. Gitarist Mike Holmes kendisinden bekleneni fazlasıyla vermiş karanlık sinematografik solo geçişleriyle mükemmel bir etki bırakıyor. Vokalist Peter Nicholls ise her zaman ki sıra dışı stiliyle albümü yine sürükleyen diğer bir isimdi. Yalnız burada parantez açmam gereken isim de davulcu Paul Cook’a ait. Kendisi ayrıldıktan sonra üzülen fanlar çok olmuştu ancak bu çalışmayla kanıtlandı ki Paul Cook’suz IQ bir hiçti.


     
               BİR SERİ KATİL HİKÂYESİ

     IQ bu albümde “Subterranea”daki gibi bütünsel/kavramsal bir şeyler açıklamıyor ancak tıpkı “Dark Matter” albümündeki gibi şarkı şarkı konsept tarzını benimseyerek albümün bütününe yayılmayan bir tarz benimsiyor. Bu tarza yabancı değiliz. Arena’da “Immortal?” albümünde bu fikri denemişti ve çok başarılı oldu. “The Road of Bones”da grup bir seri katil hikâyesi anlatıyor. Cinayetlerini yol içinde, yola yakın yerlerde gerçekleştiren bir seri katil. Hikâyenin derinliği ise katilin psikolojisinde gizli ve grup bunu şarkılarla öyle bir sunmuş ki tüylerinizin diken diken olmaması imkânsız. Grubun iç cd kapaklarında kullandığı illüstrasyon’lardaki kürek ve yol imgeleri, karakterlerin psikolojileri falan hepsi liriklerle uyum içerisinde yürüyor. “The Road of Bones” çift cd ile piyasaya sürüldü ve hikâye ilk cd’deki şarkılarda işleniyor. Diğer cd ise “bonus” olarak verilmiş durumda.

     Klasik IQ stilinde bir şarkı olan “From The Outside In” ile açılıyor bu muhteşem albüm. Bu açılışla birlikte şarkıların yaratımında ne kadar da detaylı uğraşıldığı belli oluyor. Altyapıdaki o zenginlik, Neil Durant’ın getirdiği stilize klavye tonlamaları, o kararlı vokaller ne kadar da sofistike bir albüm dinlediğinizi ortaya koyuyor.  “The Road of Bones” şarkısı ise  başlangıcındaki dramatik yapısıyla dikkati çekiyor. Piyanolardan sonra gelen o sinematografik geçiş bana tıpkı Rus rejisör Andrei Zvyagintsev’in “Izgnanie” filminde kullandığı kan dondurucu müziği hatırlatıyor. Şarkı şarkı bu çalışmayı anlatmak, neredeyse 20 dakikalık “Without Walls”un olağanüstülüğünü kelimelerle anlatmak olanaksız, gereksiz, çünkü önümüzde kendinizi müziğe bırakıp öylece dinleyebileceğiniz bir çalışma var.

    “The Road of Bones” progresif rock içerisinde bu sene çıkmış en iyi çalışmalardan bir tanesi. Hatta genel olarak yazabilirim ki IQ’nun şimdiye kadar yaptığı en iyi iş. Ki sevenleri de bunun farkında ve progresif rock dinleyicilerinin vazgeçemediği bir albüm olarak kalacak yıllarca… Hatta belki kulaktan kulağa söylenecek jenerasyonlar ötesi bilinecek.


10/10

2 Haziran 2014 Pazartesi

Hope To Find - Our Story About You

Hope To Find ve Our Story About You
Mireille Music
2014

          Aslında şahsen tanıdığım insanlarla müzik muhabbetine girmek bana çok farklı düşünceler ve fikirler katsa da konuştuğunuz insanların müzisyen olması ve albüm çıkarması da sizi gururlandırıyor. Türkiye gibi bir ülkede dünyaca çok benimsenmemiş ama kemik bir dinleyici kitlesi olan bir ana müzik türünün temsilcisi olmak zor olsa da bunun çok yararlarını ve pozitif yanlarını görmüyor değiliz. E sonucunda kaliteli müzik dinliyoruz öyle değil mi? Özellikle biz ciddi dinleyiciler bir müziği detaylı bir şekilde dinliyorsak ve önümüzdeki bir materyali öylesine geçiştirerek yorumlamayız. Alabildiğince geniş çerçevede düşünerek bir şeyler tartışmaya açar o konu üzerinde düşüncelerimizi yoğunlaştırırız. Bunu çoğumuz yapıyoruz.

       Türkiye’de progresif ve avangart müziğin icracısı olmak başlı başına yoğun bir çalıştırma gerektiriyor. Öyle ki siz bir materyal sunarken belki de yıllar evvelinden çalışmaya başlıyorsunuz ve ona göre bir çalışma hazırlıyorsunuz. Çok fazla “power/progressive metal” ya da “progressive etkili power metal” gibi sentez olayına girmeden bu türler arasındaki çizgiyi derinden çizmek gerekiyor. Hope To Find gibi ülkemizin nice güzide progresif/psikedelik topluluklarından olan İhtiyaç Molası, Nemrud, daha sert müzik icra eden Comma, artık dağılmış olan Disenchant ve İTÜ’lü Timecrash v.b. gruplar bir şekilde dinleyicisine ulaşabilmiş ama bunun devamını getirememiştir. Ya yabancı sözlü şarkı yazmaktan vazgeçmiş, kimisi zaman içerisinde Türkçe sözlüye dönmüş,  ya da Nemrud grubu gibi takdire şayan albümler ortaya çıkarmıştır. Bundan seneler evvelinden 90’lı yıllarda Bayt Gadol elemanlarından oluşan ve davulda Onur Ertem’in olduğu Requiem adlı topluluk da progresif müziğine olan katkısı yadsınamaz gruplarındandı ama maalesef bunun devamını getiremediler. Progresif Metal olarak ise Comma’nın “Elusive Dreams” adlı albümü bu türde Türkiye’den çıkmış safi örneklerden birisidir. Hope To Find ise merkezi İstanbul’da olmamasına rağmen kendini çok kolay kabul ettirmeye başlamış, hem besteleriyle ilginç olabilmiş, hem de enstrüman yetenekleri olan icra düzeyi yüksek müzisyenlerden oluşmuş ülkemizin yepyeni topluluklarından birisidir.

        Ülkemizdeki ve dünya genelinde şimdiye kadar yapılan sert progresif metal müziğine bakın ya Dream Theater ya da Pain of Salvation’dan besleniyor veya daha gerilere gidilirse RUSH gibi bir dev topluluktan da söz edilmekte… 2000’lerle birlikte bu düşünce yerini bambaşka topluluklarla besledi ve artık yepyeni türler ve yepyeni açılımlarla müzik dünyası sentez ve deneysel çalışmalarla karşı karşıya kaldı. Ülkemizdeki progresif müzik yapan topluluklara dikkat edin Comma, Dream Theater ve Queensrÿche’dan, Disenchant yine ve yine Dream Theater etkili müzik yapıyordu. Ancak bu durum o döneme göre kaçınılmazdı. Artık yeni kurulan gruplar ya Tool’dan ya da Tesseract’den feyz alabiliyorlar. Hope To Find’ın 2009 yılında çıkan “Still Constant” adlı EP’si ise bu alanda bu yapıyı biraz kırmıştır. Çünkü topluluk Dream Theater ve Pain of Salvation’dan aldığı feyz ile bunu “neo progressive” sularına bulaştırarak bir anlamda farklılığını kanıtladı. Bunun sebebi ise müzikal yapıdaki o sofistike düşüncelerdi. Grup ana akım müzik gruplarından beslenip kendi müzikal düşüncelerince çok değişik fikirler yaratarak bu EP’yi çıkardı. “Witness of Happiness”in içindeki dinamik yapı yerini bir sonraki “neo progressive” başyapıtı diyebileceğim “City Soul”a bırakıyordu ki bu bestenin içeriği ise direkt olarak Enchant’ın ilk dönemlerinde gördüğümüz duygusal pasajlar ve Polonyalı topluluk Satellite’ın da denediği o modern yapının bir başka benzeridir. Bu yapıyı ise Türk progresif müzik gruplarında şimdiye kadar kullanan hiç olmamıştır. Bu farklılığı yaratan en önemli unsurlardan birisi de klavyenin oldukça düşsel yansımasıydı.

        2014 yılında çıkan “Our Story About You” ise biraz önce bahsettiğim EP’deki yapının bir farklı versiyonu ve daha da geliştirilmiş biçimidir. Hope To Find’ın kadrosundaki değişimler gruba artı bir etki kazandırmış. Bunu da bestelerin içeriğindeki yeterli derecedeki ince nüanslardan anlayabiliyorsunuz. Artık Hope To Find’ın beste karakteri olarak kabul edeceğimiz “sakin giderken aniden patlama” durumlarını burada da yaşıyoruz ve gerçekten de bir şarkı yumuşak olarak başlayıp kendisini bir anda sert kulvarda bulabiliyor. Biz ise bestenin hangi tarafa gideceğini bilemememiz Hope To Find’ın müzikal zekâsının bir ürünü. Daha doğrusu şarkı yazarı/gitarist Zafer Yüksel’in Hope To Find’a kazandırdığı bir yapı. Bu albümde yer alan bütün müzisyenler genellikle progresif müzikte yer alan ve birçok müzisyenin yapmaktan zevk aldığı ama aslında hiç gerek olmayan “farklı bir şeyler yapayım diye enstrüman merkezli kasış” olayına girmemiş. Her şey olabildiğince sade çalınmış ve yoğun olan tek bir tonlama, beyni yoran tek bir melodi bile yok. Bu bence artı bir noktadır. Onun dışında Heavy Metal kısmı biraz arka plana alınarak şarkılardaki o “neo progressive” hava daha ön plana alınmış. Bana göre bu bir progresif metal kaydı değil aksine ülkemizin “neo progressive” alanındaki ilk ürünü bence. 

         Vokalist Mert Erdem’in dinleyene kırılganlık hissi veren çok farklı bir ses tonu var. Kelimeleri öylesine ince detaylarla yorumluyor ki nakarat kısımlarında sesini, tizlerini yükselterek insana duygusal anlar yaşatabiliyor. Sert pasajlarda ise gerektirdiği gibi söyleyebiliyor. Bana kalırsa kendisi İngiliz grup Big Big Train’in 1994 albümü “Goodbye To The Age Of Steam”de söyleyen Martin Read, Sieges Even vokalisti Arno Menses’in ve Polonyalı grup Millenium’un muhteşem vokalisti Łukasz Gall’in o tertemiz vokal hissiyatını içinde taşıyor. Bu haliyle birçok “neo progressive rock” grubunda tartışmasız vokalistlik yapabileceğini düşünüyorum. Şarkı yazarı/gitarist Zafer Yüksel’in EP’den beri gördüğümüz şekilde bu albümdeki bestelerde daha bir sadelik göze çarpıyor. Özellikle tonlamalarda bir parça ileri giderek ve daha çiğ bir yapı kullanarak besteleri olabildiğince kendi halinde bırakmış. Bazı bestelerdeki gitar sololarda ana melodi kısımlarında Enchant’ın “Wounded” ve “Time Lost” albümlerinde gitarist Douglas A.Ott’un kullandığı gibi melodik ve duygusal kullanıp tonlamaları da bu şekilde yaparak bir anlamda albümün genel karakterini ortaya çıkarmış. Davuldaki Yavuz Sözkan pek fazla teknikal hareketlere girmeden olabildiğince sade çalış stiliyle bestelere olumlu etki etmiş. Özellikle zil kullanımı ve melodik arayışlarda bulunmasını başarılı buldum diyebilirim. Gruba yeni giren basist Koray Ergünay’ı ise solo albümünden ve caz için yaptığı çalışmalardan tanıyorum. Kendisinin yer aldığı caz konserlerini izlediğimden albümde neler yapabileceğini tahmin ediyordum ki bestelere o kendine özgü tonunu yerleştirip ve caz partisyonlarını da aralara sıkıştırması beni pek şaşırtmadı. Gerçekten de çok iyi bir müzisyen. Klavyede yer alan Alper Dağalp ise beni pek şaşırtmayan müzisyenlerden birisi. “Still Constant” da yaptığı farklı ton hareketleriyle klavye üzerinde denediği inanılmaz çalışmaları sayesinde grubun kendisi sayesinde çok büyük bir kazanç sağladığı ortada.

       “Still Constant” nerede bitiyorsa oradan başlayan “Our Story About You” “Suddenly” şarkısındaki Mert’in vokalleri sayesinde nasıl bir albümle karşı karşıya kalabileceğimizin sinyalleri verilmiş oluyor. Bundan yıllar önce Alper Dağalp ile albümde farklı bir enstrüman tınısı kullanmalarının iyi olacağını söylemiştim ve “Suddenly”deki akordeon tınıları bunun cevabı oldu. Besteler hakkında çok fazla detaya inmeden yukarıda bahsettiğim grubun genel müzikal karakterinin bir örneği de “Yesterday, Today, Tomorrow”da yer alıyor. Yumuşak bir şekilde başlayan beste aniden ne tarafa gideceğini bilemeyeceğiniz bir yapıya dönüşüyor. Tıpkı Shadow Gallery’nin “Tyranny” albümünde yer alan “Ghost of a Chance”i gibi… Ardından gelen “Gently Broken” ise safi bir “neo progressive” eseri.  Zaten albüme yayılmış bir Big Big Train, Jadis, Sieges Even ve ilk dönem Enchant havası mevcut. Ayrıca şunu da belirtmeliyim ki “Our Story About You”, Polonyalı grup Millenium’un “Puzzles” adlı albümüyle ve yine Polonyalı grup Moonrise’ın 2012 yılı albümü “Stopover-Life”ı ile de akrabalık bağları içerisinde. Neden böyle düşünüyorum? Çünkü Mert Erdem’in vokalleri, Zafer Yüksel’in çok sert olmayan gitar tonları, farklı bir enstrüman tınısı ve en önemlisi tavır yüzünden akrabalık bağları yüksek. Pozitif olan sound yüzünden, umutlu olan, umut hissi veren, huzur hissi veren şarkılar yüzünden akrabalık bağları yüksek. Şöyle örnek verilebilir; Polonyalı topluluk Moonrise, progresif rock için farklı bir entrüman olan saksafonu “Stopover-Life” albümünde kullanarak çok romantik ve duygusal bir albüm yaratmıştır. Bu şarkıların gidişatını öyle değiştiriyor ki bir anda katarsis yaşamaya bile maruz kalıyorsunuz. Hope To Find’da buna yaklaşarak bir anlamda tavır olarak buna benzer bir şey deneyerek başarılı olmuştur. Bunun ardından “Through The Window”un girişi bana oldukça hüzünlü geldi. Bunun sebebi de tınısındaki o ince duygusal melodiler olabilir. Bundan başka “Kaleidoscope”un sonunda Koray Ergünay işi o caz bas partisyonları dudak ısırtıcı. Albümün en uzun bestesi sayılan “Alienation” ise gelecekte grubun klasikleşmiş şarkıları arasına girebilecek derecede usta işi bir şarkı. Akılda kalıcılığı bir yana modern ile geçmiş dönemin “neo progressive” havasını içerisinde taşıyor.


        Hope To Find “Our Story About You” ile bugün ana akım progressive rock’ın önemli bir kolu olan “neo progressive” tarzında çok başarılı bir albüm ortaya koymuş durumda. Gelecekte eğer bunu yazmak istemem ama dağılma sürecine girmezlerse ve bu tarzda devam edip müziklerini çok daha geliştirmeye elverişli bir yapı ortaya koyarlarsa çok daha iyi yerlere gelebileceklerine şüphem yok. Çünkü yaptıkları müzik içerisine yeni bir şeyler eklemeye çok elverişli.  “Our Story About You” şarkılarıyla devleşen, dinleyene pozitif bir his dünyası sunan bir albüm. Grubun sürekli çalışma içerisinde olması, yepyeni ve farklı çalışmalar sergilemesi ise en büyük dileğim.

9/10

2 Şubat 2013 Cumartesi

Mystery - The World Is A Game


Mystery
The World Is A Game
Sevgili birisi.
2012

     “İnsan, ona karşı mücadelesinde başarısızlığa uğramasının dışında kabahatli bulunamayacağı kendini kandırma ve hayal eğiliminden muzdariptir. Bu kalıtımsaldır; ona uzak atalarından intikal etmiştir. Gerçekte, gerilere, son büyük Buzul Çağından önce var olan ilkel insandan modern ırkımızın ortaya çıktığı dönemde yer alan insan doğasındaki büyük değişimlere kadar uzanır.”*

        İnsanlığın varoluşu hakkında yazılan makalelere göz atıldığında ya da eski filozofların bu konudaki düşünceleri okunduğunda Schopenhauer’den başlayarak Jean-Paul Sartre’a kadar insanlığın dünya içinde acı çektiğini ve aslında dünyanın da acı içinde olduğunu anlarız. İnsanlığın dünya karşısında bir varoluş hikâyesi vardır ve her bireyin hayat ile yaşam mücadelesi dışında diğer birey ile mücadelesi, gururun, kibirin yalanın dolanın hüküm sürdüğü ve belki de gerçekten bu kibirden kaynaklanan, saf dışı bırakılma gibi sonuçların ortaya çıktığı bir dünya tasvirini göstermek hiç de iç açıcı bir şey değildir. Yaşam gailesinde insanın çektiği acılar, doğar doğmaz kaderine terk edilen çocuklar kadar gerçektir. Bütün bu duygularla insanlığın çektiği yalnızlık serüveni ise bir bakıma ya kişinin kendi seçimi ya da dünyanın insanlığa karşın bir oyunu şeklinde tezahür eder. İnancınız hangi yöndeyse güzel geleceğiniz için ya umutla dua edeceksiniz ya da bundan sakınıp diğer yolu tercih edeceksinizdir. İşte Mystery, bu çalışmasında kavramsal olarak bunları açıklıyor. Hümanistçe yazılan sözler, içeriğinde çocuğa ilişkin, umuda yelken açıp da insanlığın dünyada var olma serüveninde gururun, yalanın, dürüstlüğün, acı çekmenin, aşkın gerçekliğinin, mücadelenin bir panoramasını sunuyor. Karamsar bir portre çizip hümanist bir şekilde bu konuyu ele alması ise bu çalışmanın inceliğini gösteriyor.

      Mystery Kanada’lı bir topluluk. “The World Is A Game” onların 5. albümü ve 90’lı yılların ortalarında çıktığı zamanlarda müzikleri Journey etkili bir melodik rock olduğunu anımsatıyordu, ancak üçüncü albüm “Beneath the Veil of Winters Face” çıktığında grubun hem karakteri hem de müziği oldukça değişmişti. Yine melodik rock etkileri seziliyordu ancak bu sefer hafiften Neo Progressive, dolayısıyla Pendragon, Pallas gibi topluluklara benzemekteydiler.

       Her Kanadalı rock grubu gibi Mystery de çok klas bir topluluk, tıpkı RUSH gibi. RUSH ismini bu grubun tanıtımında yapmak gerekli olduğunu düşünüyorum, çünkü vokalist Benoît David üzerinde RUSH vokalisti Geddy Lee’nin çok büyük bir etkisi mevcut. Sadece bu da değil. Eski STYX vokalisti Dennis DeYoung ve eski Boston vokalisti Brad Delp’de Benoît David’i anımsatan ince sesli vokalistlerden. Benoît David’i ise en son YES’in “Fly From Here” albümünden hatırlarsınız, orada da Jon Anderson tarzı vokalleri de başarıyla sergilemişti. Hoş, çok özgün bir vokalist olmayabilir ancak grubu Mystery’de öyle usta işi akıllı hareketler yapıyor ki öyle vokal melodileri üzerinde RUSH dinleseniz bile sırıtmıyor.

      Mystery’nin şimdiye kadar ki en başarılı albümü olarak gösterilen 2010 yılı “One Among The Living” oldukça iyi bir albüm olarak müzik tarihine geçti ancak yine de bu aşılabilir ve çok daha iyisi yapılabilir düşüncesi de birçok dinleyiciyi aynı düşünceye sevketmişti. Bir Progressive Rock klasiği olarak “One Among The Living”, ilginç konseptiyle, müzikalitesiyle ve Benoît David’in muhteşem vokalleriyle aşıldı ve ortaya “The World Is A Game” çıktı. Öncelikle albümün aşırı sert bir müzik içermediğini belirtmek gerek. Gitarist, klavyeci ve grubun bestecisi konumunda olan Michel St-Père’in bu albüm için seçtiği o tonlamalar direkt olarak RUSH’ın “Signals” dönemine ait hissiyatlar taşıyor. Müziğin zaman zaman Deep Purple, Genesis ve konuk flütist olarak yer alan Marilène Provencher-Leduc’ün melodilerinden dolayı Jethro Tull’ı anımsatması da yer yer olası. Bestelerdeki dramatik melodiler, tertemiz çalınmış ve yağ gibi tonlamaların etkisindeki o gitarın yarattığı muhteşemlik ise takdire şayan. Oldukça melodik, zaman zaman sertleşen ve bu sayede vokalist Benoît David’in de sert bir yorum sergilediği taraflara da uğruyoruz bu albüm yolculuğunda. Piyano ve akustik gitarların ihtirasla çalındığı, senfonik etkilerinde bu albüm için çok yoğun kullanıldığını da belirtmemiz gerekir. İşte bu duygularla çok yumuşak, naif duygularla başlayan bu albüm flütlerin arasından gerilerden gelen kuş cıvıltılarıyla başlıyor. Klavyenin de ortaya çıkardığı sonuç sofistike diyebileceğimiz bir müzikal ziyafetin de başlangıcı oluyor.


     İlk şarkı “Pride”ın ilk başlangıcından itibaren eski Spock’s Beard davulcusu Nick d’Virgilio’nun katılımıyla Neil Peart etkisi ve Benoît David’in sesinin ilk dokunuşuyla şarkı bir RUSH seremonisine dönüyor. Gitarlardaki o Alex Lifeson tonlamaları çok ilginç. Benoît David’in Geddy Lee sakinliğini kendi sesinde yaratışı ve klavyenin o ambiyansı ile verilen dünya tasviri ise çok korkunç. Şarkı devam ederken kısa kısa verilen çocuk sesleri ise gerçekliğe bir ağıt sanki. İnanılmaz gerçekçi bir şarkı ve her notasıyla dinleyenleri kendine hayran bırakası bir yapısı var.

    Davulcu Nick d’Virgilio’nun albüme katkısı inanılmaz. Teknikal düzeyi zaten su götürmez bir gerçeklikte ancak duygusuyla çalışındaki inanılmaz hisleri insan kolaylıkla alabiliyor. İkinci şarkı “Superstar”ın hemen başlangıcındaki ve genele yayılan bir Pink Floyd etkisi neticesinde varılan nokta kusursuz. Çok detaya indirgenmiş ciddi bir melodi zenginliği olan 19 dakikalık epik “Another Day” adlı şarkının bir melodisi enstrümantal “The Unwinding Of Time”da verilmiş. Başlangıcındaki natürel gitar melodili “Dear Someone” ise flütün varoluşu ile birlikte güzel anlara sebep olabiliyor. Ritim gitarlar ve verdiği ambiyans ile bir başka Neo Progressive Rock grubu Arena’ya ise oldukça benzemekte.


      Bu albümü dinlerken bir sürü melodi aklınızı kurcalayıp sizi rahat bırakmayabilir. Özellikle 19 dakikalık “Another Day” adlı şarkı her anı ile bir modern başyapıt konumunda. Progressive Rock tarihinde dünya üzerine çok ciddi meseleleri, felsefik dokunuşlu liriklerle ve melodi düzenekleriyle dünyanın ve insanlığın ihtiyacı üzerine yapan bunu görev edinen bir sürü grup mevcut. Bu yolda Mystery ile tanışmak bir dinleyici için çok büyük bir zevk. Bu yaşam yolunda hayatınızın dönemeçli-sıkıntılı bir anını alın ve şu inişli çıkışlı “Another Day” adlı şarkının suretine yerleştirin eminim ki hiç sırıtmayacaktır.

“Kızıl gökyüzü içerisinde yıldızlar yükselecek. Zamanın ritmini hisset. Bu gece!”

*J.G.Bennett



15 Ocak 2013 Salı

Clive Nolan - Röportaj

Neo-Progressive Rock grubu Arena'nın klavyecisi Clive Nolan ile yaptığım bir röportaj.


-         Merhaba Clive. Öncelikle klasik sorulardan röportaja başlamak istiyorum.
-         Selam. Tabiî ki soruları en iyi şekilde cevaplamaya çalışacağım.

-         Piyano ve klavyeli çalgılara olan ilgin erken yaşlarda başladı. Progressive Rock müziğine ilgin ne zaman oluştu ve etkilendiğin isimler kimler?
-         Annem ve babam piyano öğretmenleriydi ve dolayısıyla bu enstrümanı çalmam benim için doğal bir şeydi. Bu da rahatça klavye çalmamı sağladı. Klasik müzik eğitimim vardı fakat 18 yaşlarındayken -çok geç- rock müziğine yöneldim. Gittim kendime rastgele bir albüm aldım, - yalnızca albümün ön kapak resmini beğendim diye- o albüm ise Genesis’in “Seconds Out” adlı albümüydü. Gerçektende çok hoşuma gitmişti o albüm. Kate Bush’un yanı sıra Peter Gabriel’in de benim üstümde çok büyük bir etkisi vardır.

-         Pendragon’da da çalıyorsunuz. Geçmişte yer aldığınız projeleriniz nelerdir?
-         Pendragon’dan önce Sleepwalker adında beş yıllık bir serüveni olan bir grupla çaldım fakat hiçbir aşama kaydedemedik.  Pendragon çalıştığım ilk imzalı gruptu. Ayrıca The Cast isminde bir pop rock grubu da kurmuştum.

-         Strangers On A Train’in devamı neden gelmedi?
-         Aslında şimdi üçüncü Strangers albümü üzerinde çalışıyoruz. Müziğin çoğunu dokuz yıl önce yazmıştım ama bu projeyi ilerletme fırsatını bir türlü yakalayamamıştık. Bu sene bu projeye geri dönmeye karar verdim ve bütün eski dosyaları ve materyali çıkardım. Şimdi müziği yeniden yapıyorum. Bu albümü kaydedip gelecek yıl piyasaya sürmeyi planlıyorum.

-         Dan Swanö ile Nightingale projesinde çalışmak nasıldı?
-         Onunla çalışmak hoştu. Ben yalnızca lirikleri yazdım ve bunun büyük bölümünü de tek başıma yaptım. Dan bana birkaç tane lirik gerektiğini ve genel düşüncenin ne olduğunu söyledi ve bende ona göre yaptım.

-         Arjen Lucassen hakkında düşüncelerin?
-         O harika bir müzisyen. Bu albümde çalışmak oldukça zevkliydi. Umarım yeniden beraber çalışırız.

-         Karl Groom nasıl bir müzisyen ve Threshold’un müziğini nasıl değerlendirirsin?
-         Karl bir müzisyen olarak gerçekten üst düzeyde. Thin Ice stüdyosunun ortak sahibiyiz ve yıllardır birlikte çalışıyoruz. Threshold ise muhteşem bir grup.

-         Oliver Wakeman’ın “Jabberwocky” albümünde olduğu gibi tekrardan sizi böyle projelerde görebilir miyiz?
-         Umarım görürsünüz. Oliver ile beraber üçüncü bir albüm çıkartma planımız var ama maalesef bunu gerçekleştirme için yeterli derecede maddi kaynak yok. Ama umarım ileride bunu gerçekleştirebiliriz.

-         Marillion ile benzer yönünüz olduğunu düşünüyor musunuz? Marillion dinleyen insanlar Arena’yı da sevebiliyorlar.
-         Aslında artık Marillion ile pek de benzer yönümüz kaldığını sanmam. Mick Pointer gerçekte       Marillion’un kurucularındandı ve bu grupla olan etkileşim belki de ilk albümlerde vardı ama zamanla müzikal anlamda ilerlediğimiz için yollar ayrıldı. Yine de Marillion hayranları bizim müziğimizi beğeniyorlarsa bundan mutluluk duyarız.

-        “The Visitor” albümündeki konsept için aslen nelerden etkilendiniz?
-         The Visitor, Arena için önemli bir albüm. Bence gerçek kimliğimizi bulduğumuz CD buydu. Bu konsept bir göl kenarında yaptığım bir gezi neticesinde ortaya çıktı. Göl donmuştu ve buzun üzerinde kayak yapan biri vardı.

-         Vokalist Paul Wrightson neden ayrıldı?
-         Maalesef “The Visitor” turnesinde kişilik çatışması yaşandı ve bunun izleri de kolaylıkla silinecek türden değildi. Aslında Paul ve ben çok iyi geçiniriz ve onunla da hala çok sık görüşüyoruz. O şimdi Ironheart adında bir metal grubunda vokalistlik yapıyor. Onu ara sıra bazı vokalleri yapması için stüdyoya çağırıyorum.

-         Herhangi bir yazar veya şairden etkilendin mi? Kuvvetli lirikleri yazmak için ilhamların neler?
-         Aslında nelerden etkilendiğimi tam olarak bilmiyorum. Beni etkileyen şeyler aslında daha çok filmler ya da fotoğraflar. İmgeler ve farklı atmosferler. Kaynak kitaplara bir tutkum var ve bir yerlere yakıştırabileceğim küçük gerçekler ve figürleri severim. Ayrıca İncil imgeler ve düşünceler bulmak için harikulade bir eserdir.

-         “The Butterfly Man” liriklerini oluştururken neler düşündün?
-         Bir milyon ruh toplamakla lanetlenmiş bir adam/bir yaratık hakkında bir rüya gördüm. Bu rakama ulaşamadan uyuyamıyordu ve o kelebek adamdı.

-         “Contagion” konsept albümmüş gibi duruyor. Sizce böyle albümler yapmanın zor yanları neler?
-         “Contagion” gerçekte konsept bir albüm…oldukça konsept! Aslında genel olarak “The Visitor”den bile daha konsept. Bu albümde müziğin takip ettiği bir hikâye anlatılıyor. İşin zor yanı yapıda. Her şarkıdaki yapıyı teker teker ele almak yerine bütün albümü büyük bir parça olarak düşünmek gerekiyor. Yani temalar ve motifler yapıyı oluşturmak için dikkatle incelenmeli ve aralarında bağlantı kurulmalı.

-         Enchant, The Flower Kings, Echolyn grupları hakkında neler söylersin ve son dönem prog rock grupları arasındaki etkileşim için söyleyeceklerin?
-         Hepsi tarzlarına göre saygı gören çok kaliteli topluluklar. Dürüst olmak gerekirse progressive rock dinlemeye pek de düşkün değilim. Vakit buldukça başka şeyler dinliyorum. Bunlar: Coldplay, Tool, Peter Gabriel ve Opera. Gruplar arasındaki etkileşim iyi bir şey olabilir ve belki birbirilerini etkileyebilirler.

-         “Pepper’s Ghost” için söyleyeceklerin?
-         Yeni albümün adı bu. Bu çalışma ortaya çıkmadan yaptığımız tanıtımlara bakılırsa oldukça büyük bir ilgi göreceğinden eminim. Ben bunu Arena’nın yeniden keşfedilişi olarak görüyorum. İnsanların bizi yeni bir bakış açısından görmesinin zamanı geldi. Gelecek yıl grubumuzun onuncu yıl dönümü olacak ve uzun bir turneye çıkmayı düşünüyoruz.

-         Vakit ayırdığın için teşekkürler.
-         Önemli değil yeniden görüşmek üzere…

2005@rockstation'da yayımlanmıştır.

8 Aralık 2012 Cumartesi

Enchant (Röportaj)



                                                     ENCHANT (Röportaj)

“TUG OF WAR” albümü sonrası grubun gitaristi Douglas A. Ott ile yapılan kısa bir röportaj.


 -Selam. Bir rock magazin adına yazarken Enchant’ın “A Blueprint of the World” ve “Break” albümlerinin ismini zikrederek başlıyorum ve hem yazdığınız sözler hem de müzikler progressive rock grupları arasında çok özel bir yere sahip.

Douglas: Teşekkürler. Müziğinizi beğendiğinize sevindim ve bize yardımcı olduğunuz için size minnettarım.

-İlk albümünüz Marillion gitaristi Steve Rothery öncülüğünde çıktı. Hala görüşüyor musunuz?

Douglas: Çok teşekkür ederim. Steve’in bize artık manevi destekten başka bir şekilde yardım ettiğini söyleyemeyeceğim. Ancak hala yine de dostuz ve hep birlikte çok daha iyi olacağını umuyorum.

- “Wounded” ve diğer albümlerinizdeki bu duygu yoğunluğunu nasıl açıklarsın? Çok duygusal melodilerin var.

Douglas: Bunu gerçekten bilmiyorum. Tüm söyleyebileceğim bizi duygusal olarak etkileyen müziğe belirli bir bağlılığımızın olmasıdır. Bir şarkıyı yazarken müzikte ifade etmek istediğim duyguyu gerçekten hissetmeye çalışırım. Belki de bu, müziğimizin neden duygulu olduğununun açıklamasıdır. Benim için müzikte duygunun anahtarı şudur: Hissetmiyorsam çalmam!

- XEN projesi dışında başka bir projede olacak mısın?

Douglas: Bazı farklı projelerde çalışma fikriyle meşgulüm ancak henüz gerçekleşmiş değil. Yakında solo bir albüm yapmayı umuyorum.

- Eski davulcunuz Paul ile yeni davulcunuz Sean arasındaki farklar neler? Sean biraz daha ağır kalıyor gibi.  Bu sebeple müziğiniz biraz farklılık gösterdi ileride de bu devam eder mi?

Douglas: Bunu söylemek gerçekten zor. Sean ile çalmak Paul ile çalmaktan bana farklı bir şekilde ilham veriyor. Sean’ın daha ağır çaldığını düşünüyorum ve Paul kadar da bütünüyle teknik değil. Bu beni daha da çok rock müziğine yoğunlaştırıyor. Sean’da zaten Genesis, RUSH, King Crimson ve Tool çok seviyor. İşte böyle ileride ne olacağımızı bilemezsin.



-“A Blueprint of the World” albümündeki “At Death’s Door”’un sözleri gerçek hayattan esinlenme mi?

Douglas: Çok güzel soru. Bu şarkı herhangi birinin ölümünden doğrudan etkilenen bir beste değil ancak insanların birbirlerini kaybettiğinde neleri gözden geçirdiklerini, ne hissettiklerini görmek gibi bir sonuçtan fazlasını göstermektedir.

- XEN projesine ne oldu? Devamı gelecek mi?

Douglas: Başka bir XEN albümü yaptığımızı söylemeyi isterdim. Paul ile bu konuda sık sık konuşuyoruz. O başka şeylerle ilgilenmekle meşgul ve şu anda buna zamanı yok. Buna rağmen iyi şeyler yapıyor ve yakın gelecekte birlikte çalışacağımızı umuyorum.

- Genel olarak RUSH ve onların albümü “Vapor Trails” hakkında neler söylersin?

Douglas: İyi soru! Dürüst olmak gerekirse albümden pek etkilenmedim. Sanırım “Power Windows” ya da “Permanent” Waves” albümlerinin soundunu beğeniyorum. Buna rağmen “Test For Echo”yu çok beğendim. Herhalde “Vapor Trails”in oldukça gürültülü sounduna karşılık daha melodik bir RUSH’ı tercih ederim.

- Şarkı sözlerini yazarken hangi yazar/şair’den etkileniyorsun?

Douglas: Ben Robert Frost’u severim. Ancak doğruyu söylemek gerekirse değişik şarkı sözü yazarlarından daha çok ilham alıyorum. Jellyfish’den Andy Strummer favorilerimdendir. Bence bu tam anlamıyla yalınlığa karşılık betimsel bir yolun gerisinde senin anlamını elde etmeye çalışmaya indirger. Bu benim en gözde yaklaşımımdır. Herkesin bağlantı kurabileceği bir şey.

- Nelerden ilham alırsın?

Douglas: Yaşam. Herhangi bir şeyin en çok melankolik tarafından ilham alıyorum. Ted ve ben düşünürüz ve bu şarkı sözlerimizle, melodilerimizi ve müziğimizi bir araya getirdiğimiz şekilde ortaya çıkar. Yazdığımız bir şarkının büyük bir şarkı olduğunu söyleyemem ama her birinin özel kimliğini yaratmaya çalışıyoruz. Kimi zaman bazı şarkılar daha özel oluyor sanırım. J

- Cevapların için teşekkürler Douglas.

Douglas: Sana da teşekkürler. Yine görüşmek üzere.

*rockstation'da yayımlanmıştır. (2005)

9 Kasım 2012 Cuma

Enchant - Break



ENCHANT
BREAK
Inside Out Records

        Amerika San Francisco çıkışlı süper progressive rock grubu olan Enchant 1995’de piyasaya sürülen ve Marillion gitaristi Steve Rothery’nin – gruba katkısı çok büyüktür.- bazı şarkılarını prodükte ettiği “A Blueprint of the World”den sonraki ilk ciddi çıkışı “Break” albümüyledir. İkinci süper çalışma “Wounded” ile sadece kendi dinleyicisine hitap eden grup “Break” ile bunu kırmış ve büyük topluluklarla- Marillion, Spock’s Beard ve Dream Theater- birlikte sahne bile almıştır. Hatta bu albümde kitapçıkta Mike Portnoy'a Dream Theater'a bile teşekkür edilmiştir.

      İlk üç albümde yer alan basçısı Ed Platt ayrılınca gruptaki bas çalma görevini gitarist Douglas A. Ott üstlenmiş. Vokalde yer alan Ted Leonard her zaman ki kırılgan vokallerini burada da konuşturmuş. Buna gitaristin iç burkan duygusal soloları dışında davulcunun teknik olması da eklenince albüm gerçektende çok zevkli bir hale bürünüyor ancak tabi burada aşırı teknikal gösterilerden söz edemeyiz aksine çok daha duygusal rock şarkıları bekleyebilirsiniz. 


       Açılıştaki “Break” tam beklenildiği gibi güçlü bir beste ancak ardından gelen yoğun bas bombardımanlı olağanüstü şarkı “King” ve teknikal düzeyin en üst seviyeye çıktığı muhteşem beste “My Enemy”de grup kendisini konuşturmuş. “Defenseless”, “The Lizard”, “Surrounded” gibi orta hızdaki duygusal şarkıların insanda bir hatıra bırakması olası bir durum. Ted Leonard’ın sesiyle ters köşeye yatıran “In The Dark”, kapanış şarkıları “The Cross ve Ted Leonard bestesi “Once a Week” ise “Break” albümünün en iyilerinden üçü. “The Cross”un burada güzelliğine dikkat çekmek gerekiyor. Gerçektende çok iyi kaydedilmiş her notasından duygu akan bir albüm bu. Kapaktaki fotoğrafın şarkılarla birlikte büyük bir anlamı olduğu çok açık. Bu albümdeki herhangi bir şarkıyı dinleseniz çok uzaklara bakakalıyorsunuz içiniz acıyor kırılıyorsunuz. Geçmişinize döndürüyor. Progresif müzik genellikle duygudan yoksun olarak bilinir ama alakası yoktur. Cevabı bu albümdür.

* bu albümde "Break" şarkısındaki basları Ted Leonard, "The Lizard"daki basları Bob Madsen ve "Once a Week"deki basları ise Tony Mariano çalmıştır.          
*heavy köprüaltı dergisinde yayımlanmıştır.
2000

Enchant - A Blueprint of the World



ENCHANT
A BLUEPRINT OF THE WORLD
Magna Carta/Inside Out Records
  
Yağmura terk edilmiş kurulmuş bir saat gibi hepimiz ölümün kapısında acı çekiyoruz. Günün geceye döndüğünden emin olduğumuz kadar.


             90’lı yılların sonunda Power Metal’in daha çok dinlenilir olmasıyla beraber ona çok uzak bir tür olmayan fakat hem liriklerde olsun hem de müzikal yapıda olsun teknik olarak farklılıklar gösteren progresif metal’de de gelişme gözlemlenebiliyor ve buna paralel olarak ise progresif rock müziğinde de hatırı sayılır bir kıpırdanma sezilmekte. Rush ve Marillion temelli topluluklar olarak adlandırılan bu etkileşim grupları da yer altından çıkıp kendilerini göstermekteler.

        Bu yazının konusu olan Enchant’da böyle gruplardan bir tanesi. Öncelikle bu albümün grubun ilk çalışması olduğunu söyleyeyim ve ayrıca böyle bir çalışmanın Magna Carta firmasından çıkmış olması da hem avantaj hem de dezavantaj bana göre. Çünkü bunun avantajlı noktası güçlü bir altyapıya sahip olan bu firma ne yazık ki aynı özeni reklama göstermiyor ve bunun faturası da oldukça kötü olabiliyor zaman içerisinde. Bu firmanın bünyesine kattığı gruplar moda kaygısı olmayan çok kaliteli topluluklardan oluşuyor. Ancak ne var ki bütün bu iyiliğine rağmen albümlerinin de çok kolay bulunamaması gibi dezavantajları da mevcut.

      “A Blueprint Of The World” grubun ilk albümü olmasıyla birlikte şarkılar 1993 yılında kaydedilmiş ve 1995 yılında piyasaya sürülmüş. Vokallerde duygusal sesli vokalist olan Ted Leonard, gitarlarda Douglas A. Ott, klavyede Michael “Benignus” Geimer, davulda Paul Craddick ve basta ise Ed Platt’den oluşuyor. Şimdiye kadar 4 albüm çıkarmış olan grubun bu albümler içerisinde bana göre en iyi çalışması bu oldu ve 80’lerin progresif rock etkileriyle birlikte biraz sertliği alınmış Dream Theater etkisi de grubun müzikalitesinde var olan etkenlerden birisi. Sadece bunlarla da kalmıyor Marillion, Rush, Kansas, Styx gibi grupların çok yoğun olmayan etkilerini de hissedebiliyoruz. Grubun vokalisti Ted Leonard üzerinde Journey vokalisti Steve Perry etkisi oldukça fazla.
        İçerisinde 10 şarkı bulunan bu güzel albüm “The Thirst” ile başlıyor ve bu melodik ve hüzünlü tınlayan şarkı sonrasındaki “Catharsis” adlı şarkıdaki davulcu Craddick’in zil ve alto hakimiyeti inanılmaz! Craddick zaman zaman Neil Peart etkilenimli çalıyor, çok ritmik ve teknik düzeyi yüksek bir davulcu olduğu kesin. Albümün en uzun ve hızlı-teknik şarkılarından olan “Oasis”te ise devamlı değişen karmaşık bir yapı mevcut. Sonrasında gelen “Acquaintance”de vokalist Ted Leonard harika vokalleriyle bu şarkıyı çok duygusal hale sokmuş. Arkadaşlığın dostluğun öne çıkarıldığı bu mükemmel şarkıdan sonra gelen enstrümantal “Mae Dae”de ise klavyenin yarattığı o derinlik mükemmel anlar geçirmenize sebep olmakta. İnsanın bir kayıp karşısında ne hissettiğini anlamamıza yarayan “At Death’s Door” adlı şarkıdaki “Yürüdüğün yol boyunca umutsuzca titreyen ellerimle koşuyorum. Hiç ıslah edemediğim bir parçamı aldın, ruhun kalbimde, ama biliyorsun o aynı değil.” gibi sözler çok can alıcı. Ayrıca aynı şarkıdan “Şişmiş gözler ölü arkadaşım için yalvarıyor. Bir daha olmayacak şey beni bir fotoğrafta geçmişime götürüyor. Yağmura terk edilmiş kurulmuş bir saat gibi hepimiz ölümün kapısında acı çekiyoruz. Günün geceye döndüğünden emin olduğumuz kadar. lirikleri vokalist Ted Leonard’ın inanılmaz sesiyle resmen süründürüyor.


        “East Of Eden” bir sonraki şarkı ve inanılmaz ritmik düzenlemelerle bezenmiş çok teknik bir şarkı. Douglas A. Ott’un burada sergilediği duygusal sololar çok iyi. Ardından gelen “Nighttime Sky”da ise doğa tasvirleri çok iyi işlenmiş ve artık bırakılmış duygular terk edilmiş hayatlar üstüne bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Şarkının sonundaki akustik sololardan bazılarını ise Marillion gitaristi Steve Rothery çalıyor.

    Kaydı Amerika ve İngiltere’de yapılan bu muazzam albümün tek şanssız yanı Türkiye sınırları içerisinde bulunamaması. "Emotional Progressive Rock" türü neo progresif akımının çıkmasıyla birlikte Marillion'un başını çektiği bir akım ve Enchant'da bunun en büyük temsilcisi rolüne soyunmuş. Prodüktörlüğünü bazı şarkılarında Marillion gitaristi Steve Rothery’nin yaptığı bu albüme eğer siz rastlar ya da görürseniz bir göz atın kesinlikle pişman olmaz ve unutamayacağınız bir albüme sahip olduğunuz için kendinizi mutlu sayarsınız.
*şebek heavy metal dergisinde yayımlanmıştır.
1999



Marillion - Somewhere Else

MARILLION
SOMEWHERE ELSE
Intact Records


     Marillion değişim geçiriyor. “Radiation” çıktığında Marillion dinleyicileri iyi bir silkinme geçirmişlerdi ve bu değişime pek alışamadılar Bu albümdeki müziğin içinde modern unsurlar gezinmekteydi. Bunu dinleyicisine ilk olarak aktarmada sorun yaşamadı Marillion, fakat birçok dinleyicisini küstürdü, yeni dinleyici profilleri edindi ve Radiohead takıntısını “Radiation” albümünden beri sürdürdü. Grubun bu Radiohead sevgisi bu albümle iyice ayyuka çıktı ve daha da farklı kulvarlara yol açacak bir bilinç edindi. Bu bilincin ürünü 2004 yılındaki “Marbles”tı. Grup tek kelimeyle bir başyapıt üretmişti. Steve Hogarth’ın çocukluk anılarını anlattığı bu albümü çoğu Marillion dinleyicisi kabul etti ve bağrına bastı. Oradaki müzikal fikirler bu topluluk için yeni değildi. Modern arayışların olduğu 4. albümde, gelecek 5. albümün de bu yönde olacağı kuşku götürmezdi.

       “Somewhere Else” albümü de aynı yapıda gözüküyor. Pek bir değişiklik göze çarpmıyor. Besteler açısından biraz pop, biraz rock, biraz değişik arayışlar, farklı ses deneme çalışmaları içinde albüm kanımca başarıya ulaşıyor. Grubun ilk dönemini özleyenler daha fazla özlemeye devam edebilirler; çünkü albümde geleneksel pek bir şey yok. Marillion değişim geçiriyor diyoruz işte en son yansıması bu albüm. Steve Rothery kendisini iyice aşmış, mükemmel tonlar bulmuş. “Marbles” albümüne göre hareketli şarkılar fazla. Bu albüm “Anoraknophobia”, “Radiation” ve “Marillion.com”dan çok çok iyi fakat “Marbles” a göre biraz yavan duruyor. Onun bütünlüğüne ulaşabilmiş değil. Dışarıda Marillion dinleyicilerini ikiye bölen albümde “Somewhere Else”, “Voice From The Past” ve “The Last Century For Man” en iyiler olarak gözüküyor. Bunun dışında çok fazla ilgi çekici bir taraf yok. Grubun son dönemini seven dinleyiciler mutlaka beğenecektir ama hiç “Fugazi” ya da “Misplaced Childhood” tarzı bir şeyler aramayın. Özlemeye devam edin…

Arena - The Visitor



ARENA
THE VISITOR
Verglas Music


          Arena onlarca yer altı progresif gruplarından birisi. Bu topluluklar çok çeşitli müzik firmalarına bağlı olup aynı zamanda gerek solo albümlerde olsun gerekse de bir grup ismi adı altında olsun birbirlerine destek niteliğinde sessiz sedasız mükemmel işlere imza atıyorlar.

          “The Visitor” Arena’nın 5. albümü ve bundan önce bir konser çalışması ve tamamen akustik ve new age etkili çalışmalarında bulunduğu “The Cry” adlı bir EP’de çıkarmışlardı. “The Visitor” çok ciddi, çok karanlık, duygusal ve hüzünlü bir yapıya sahip bir neo-progresif şaheseri. Hüzünlü olduğu kadar duyarlı büyük bir yapıt. Öksüz bir çocuğu anlatış, hayatı acımasız bir şekilde eleştiriş, bir şeylere ulaşmak isteyip de ulaşamama. Bir yalvarış, bir haykırış ve belki de ölüm. Konsept bu kadar güçlü. Grubun klavyecisi Clive Nolan’ın –Albümdeki bütün lirik yazımını kendisi üstlenmiştir.- rüyalarından etkilenerek oluşturduğu bu albüm karakterler göstererek, dinlerden, incil’den kutsal kitaplardan yararlanarak yarattığı nadide bir eser.
Paul Wrightson’ın eski Marillion vokalisti FISH’i andıran sesiyle hızlı şarkılarda bile hüüznlü söyleyişi inanılmaz. Gitarlarda John Mitchell, klavyede aynı zamanda Pendragon adlı neo-progresif grupta da çalan Clive Nolan, baslarda IQ’dan John Jowitt ve davulda ise eski Marillion davulcusu Mick Pointer var. Bestelerin hepsi gruba ait olup ayrıca albümde iki adet enstrümantal eser vardır. Kapak çalışmasını ve cd’nin iç dizaynını hazırlayan ise yine ünlü bir isim olan Hugh Syme. Kendisi daha önce Megadeth, Rush, Def Leppard için de çalışmalar yapmıştı. Bu çalışmanın çıkış yılı 1998 gözüküyor ama ülkemize geldiği yıl 1999’a rastlıyor. Bunun gibi kaliteli yapımların ülkemize biraz geç ulaşması ve hatta bazen hiç ulaşmaması sinir verici bir olay. Sanırım bu plak şirketlerinin büyük olmamasından kaynaklanıyor. Distribütör olayları ve bağımsız şirketler de bu konunun diğer iki ana konusudur.

        1997 yılının kış aylarında kaydedilmiş albümde toplam 14 çalışma yer almakta. Daha ilk şarkı olan “A Crack In The Ice”da “Dead calm, raining all over me, too late, sense of mortality” gibi ciddi liriklerle açılan albümde klavye kullanımının ustalığı, kullanılan tonlar fevkalâde. Bu özellikle ikinci şarkı “Pins and Needles”a girişte çok iyi belli oluyor. Nolan’ın ustalıkla zikrettiği bu klavye oyunları sayesinde müthiş bir maceraya merhaba diyoruz. Entrümantal “Elea” ve “Hanging Tree” Pink Floyd ciddiyetiyle kaydedilmiş ve gitarist John Mitchell’ın David Gilmour vari nidalarıyla süslenen uçuk ve hüzünlü çalışmalardan ikisi. “A State of Grace”, “In the blink of an Eye”, “Don’t Forget to” Breathe” biraz tempolu olsalarda sözler ve vokalistin can alıcı yorumları sayesinde güzelliğe dönüşüyor. Arena hüznün diğer bir yüzünü “Serenity” adındaki enstrümantal çalışmada gösteriyor. Ardından palyaçoların trajikomik hikâyeleriyle süslendiği “Tears In The Rain”le devam ediyor. Sonraki şarkı “Enemy Without”a giriş çok ustaca yapılmış. Şarkıya sinsice sızan vokalist Paul Wrightson şarkının sonlarına doğru haykırıyor ve sesi bir yakarışa dönüşüyor. “The Visitor” adlı albümün sonlarına gelinirken albümle aynı adı taşıyan şarkının mükemmel bir final olduğunu söylemek lazım.
Eğer progresif, neo-progresif rock’tan hoşlanıyorsanız bu albüme bir şans verin. Benim de artık bu günlerde bu albümden bir dörtlük beynimden silinmeyecek gibi. Belki de sonsuza…

"No!Don’t let the child die here
Don’t let the child die here
Don’t let his life just fade away
Don’t let the child die …"

*köprüaltı heavy metal dergisinde yayımlanmıştır.
1999