4 Şubat 2013 Pazartesi

Mark Kozelek


KARANLIK VE HÜZÜNLÜ PARÇALANMALAR
Kısaca, Mark Kozelek, Red House Painters ve Sun Kil Moon.

                                                                İllüstrasyon: Burak Beceren(Bant)       

            Mark Kozelek’in hayata dair söylediklerine bugüne kadar hep kulak verdik. Sanki yapmak istediklerimizi ama yapamadıklarımızı dile getirircesine yanında uzandık şarkılarının, başka dünyalara kaçmak istercesine… Sun Kil Moon, Red House Painters ve Mark Kozelek. Bu üçlü hayatımıza öylesine işlenmiş ki, onları öylesine kanıksamışız ki… Red House Painters ile yolculuğa başlayan Mark Kozelek’in zaman içerisinde oluşturduğu solo projeleri dışında Sun Kil Moon’un yeni albümü “April”, 1 Nisan’da piyasaya sürüldü ve sanki ilkbahar, sonbahardan çaldığı hüzünleri üstümüze yağdırdı.

Kozelek çok ilginç bir insan. Üretken ve sıra dışı bir şarkı yazarı olmasının yanı sıra Kiss şarkıları da yorumlayan birisi. Dahası bir AC/DC fanatiği ve 2001 yılında sadece AC/DC şarkılarından oluşan “What’s Next To The Moon” adlı kısa bir albüm yayımlamışlığı var. Sadece bununla da yetinmiş değil; Sun Kil Moon adı altında yayımladığı “Tiny Cities” albümü indie rock’ın kült isimlerinden Modest Mouse’un şarkılarının yorumlarından oluşuyor. Kozelek ayrıca sıkı bir John Denver, Cat Stevens, Neil Young ve Will Oldham hayranı… Biz onu böyle tanımışken geçmişine doğru gittiğimizde ise Cameron Crowe imzalı “Almost Famous” filminde hayali grup Stillwater’ın pek aktif olmayan üyesi Larry Fellows’u canlandırmış olmasıyla tanıyoruz. Sinemayla olan ilişkisi de “Almost Famous” ile sınırlı değil, “Shopping Girl”, “The Trials of Darryl Hunt” ve “Vanilla Sky” şarkılarını vermeyi ihmal etmediği filmlerden yalnızca birkaçı.
Mark Kozelek
            Mark Kozelek, Red House Painters ile yaptıklarını bugün Sun Kil Moon ile devam ettiriyor. Müzikal olarak belki daha sert takılıyor ama beslendikleri yerler hep aynı; insan varlığının karanlık, duygusal ve hüzünlü parçalanmaları, yol hikâyeleri, aşk acıları, depresyonlar, kırık dökük hatıralar… Netice ise, soğuk ve yağmurlu bir günün sonunda oluşan Kozelek inlemeleri… Kendisi bu müziği ortaya çıkarırken, bizi de  “dinlerken imge kurun” nidalarının eşliğinde hayatın kucağına çekip çıkartıyor. Dinlerken ister istemez imgeler bizi bırakmıyor. Tren rayları, yağmurlu soluk akşamlar, bitip tükenmeyen yollar, soğuk yalnızlıklar, yalnız bırakılmış şehirler, puslu camlara yaslanıp hayal kuruşlar bu minimalist ve melankolik folk ezgilerini insan ruhunun dehlizlerinde dolaştırıveriyor. Sanki bir Mark Eitzel, bir Elliott Smith, bir de Nick Drake hüznü hâkim şarkılarına… Sun Kil Moon’un son albümü “April” piyasaya sürüldü ve bu albümle anladık ki, dinleyebilmek için Kozelek’e ait geçmişe şöyle bir takılmak gerekiyor ki buna daha sonra değineceğiz.

                                                                          APRIL

"April" albümü ön kapağı
        Neredeyse aynı tempoda giden uzun çalışma “Lost Verses” ile açılıyor albüm. “The Light” ve albümün tatlı ninnilerinden sayılan “Lucky Man”, sizi depresif dünyalara sokabilecek derecede güçlü çalışmalar olarak gözüküyor. “April”deki beste yapıları, ilk albüm “Ghosts of the Great Highway”deki çalışmalara pek benzemiyor. O albümdeki biyografik yaklaşımlar kendi içerisinde bir konsepte sahipti, mesela “Duk Koo Kim”-Güney Koreli bir boksör- “Glenn Tipton”-Judas Priest’in gitaristi-, Salvador Sanchez -Meksikalı ünlü boksör- ve “Pancho Villa”-Meksikalı devrimci- diye gidiyordu

         Yeni albümdeki besteler genel olarak ne “Carry Me Ohio” kadar sürükleyici, ne de “Salvador Sanchez” gibi gitar ağırlıklı. “Pancho Villa”daki 12 telli Portekiz gitarlarının yarattığı o hoş anlar ya da psikedelik yapısıyla “Duk Koo Kim” ve “Last Tide”, “Ghosts of the Great Highway”i daha üst noktalara taşımıştı. “April” ise kendi içerisinde bir bütünlüğe sahip olsa da ilk albümün o büyülü tınılarına ulaşamıyor. Fakat uzun yolcuklara eşlik edecek derecede güçlü çalışmalarla dolu bir albüm; ağır akustik yapılarıyla “Heron Blue” ve “Unlit Hallway” gibi şarkılar Kozelek’in o tanıdık dokunaklığına işaret ediyor. “Moorestown”da ise Tindersticks’in Stuart Staples’ına selam gönderircesine derin nağmelerle karşılaşıyoruz, bu kadar incelikli bu kadar naif duygulara sahip. 

              “Tonight The Sky” ise “Ghosts of the Great Highway”deki “Lily And Parrots” gibi akustik ve folk etkili albümün tek elektrik gitarlı uzun çalışması. Kozelek’in şarkılarında var olan şehir takıntısı burada da devam ediyor ve bu sefer bizi “Tonight In Bilbao” ile tanıştırıyor. Nihayetinde albüm “Blue Orchids” gibi sessiz ve sakin çalışmayla bitiyor ama insan “April”dan ayrılamıyor ve yine “Lost Verses”a tekrar geri dönüyor. Şunu da belirtelim ki Will Oldham -nam-ı diğer ismi Bonnie ‘Prince‘ Billy- ve Ben Gibbard -The Postal Service- gibi konuk vokalistlerde bu albümde yerini alıyor.

                                                        RED HOUSE PAINTERS

        Sun Kil Moon’u dinleyebilmek için geçmişe takılmak gerekiyor demiştik ki bu çok doğru. Sun Kil Moon’un temellerinin atıldığı grup, Kozelek’in 80’lerin hemen sonunda kurduğu, slowcore ve indie rock sularında gezinen Red House Painters idi. Birbirinden muhteşem altı albümü dinleyiciye bu isim altında kazandıran Kozelek, melankolik depresif ruhların derinliğine inerek onlara vazgeçilmez besteler bırakmıştı. “Katy Song”, “Medicine Bottle”, “Summer Dress”, “All Mixed Up”, “Things Mean A Lot” ve “Have You Forgotten” gibi unutulmaz çalışmalara imza atarak bir anlamda Amerika’nın dolayısıyla dünyanın indie-slowcore müzik kültürünü altüst etmiş ve çok ayrıcalıklı bir yer edinmişti. Grup bu yaklaşımıyla “sadcore” diye adlandırılan bir alt türün gelişiminde de büyük rol oynamıştır. İlk albüm “Down Colorful Hill” şimdiye kadar çıkmış en iyi –debut- ilk çalışmalardan birisiydi. Şair Kozelek, bu albümde kullandığı metaforlarla sadece müzik dünyasında değil edebiyat/şiir dünyasında da ilgi çekici olabilmekteydi.

                                                                          “… duygular
                                                            Renkli süslemelerden yansıtılmış
                                                                         Ve açık perdeler
                                                Dikkat et! Dondurulan çiftlik evi manzaralarında
                                                             Nasıl sevildiğini unuttun mu?”
                                                                  “Have You Forgotten”

Red House Painters
          İkinci çalışma “Rollercoaster” ve sonraki “Song for a Blue Guitar” grubun etkileyici albümlerinden oldular. Özellikle “Rollarcoaster” ilk albümün kalitesini yakalamış ve zaman geçtikçe de etkili olabilmişti. Aynı albümden “Katy Song” ise aşkın acı vericiliğini gözler önüne sermekteydi ve bu çalışmanın her notasında umutsuzluk hissi çok belli olmaktaydı. “Ocean Beach” ise Red House Painters dinleyicilerinin özel olarak ilgilendiği bir albüm olmuştu ve “Summer Dress” adlı beste bu albümden akıllara kazınmıştı. “Songs for a Blue Guitar”daki McCartney bestesi “Silly Love Songs” ve YES grubundan Bill Bruford ve Jon Anderson bestesi “Long Distance Runaround”un Kozelek tarafından yorumlanışı ise takdire şayandı. 2001 yılında “Old Ramon” ile Kozelek Red House Painters’a noktayı koymuştu ve bu 71 dakikalık “sadcore” şaheseriyle hayranlar sessizliğe büründü.

             Melankolik folk müzik bugün bir gelişim içindeyse bunu ilk elden Nick Drake, Elliott Smith, Mark Eitzel, Mark Kozelek ve dolayısıyla da Iron & Wine’a borçludur. San Francisco’nun depresif dahisi Kozelek’in folk geçmişi belki de içerisinde çok geleneksel bir yapı barındırmıyor ya da çok Amerika kokmuyor; bunu oluşturmuş olduğu bestelerden anlayabiliyoruz, ama bildiğimiz bir gerçek var ki biz bu dünyadan da onun dünyasından da ayrılmak istemiyoruz.

bant @ 2008

2 Şubat 2013 Cumartesi

Mystery - The World Is A Game


Mystery
The World Is A Game
Sevgili birisi.
2012

     “İnsan, ona karşı mücadelesinde başarısızlığa uğramasının dışında kabahatli bulunamayacağı kendini kandırma ve hayal eğiliminden muzdariptir. Bu kalıtımsaldır; ona uzak atalarından intikal etmiştir. Gerçekte, gerilere, son büyük Buzul Çağından önce var olan ilkel insandan modern ırkımızın ortaya çıktığı dönemde yer alan insan doğasındaki büyük değişimlere kadar uzanır.”*

        İnsanlığın varoluşu hakkında yazılan makalelere göz atıldığında ya da eski filozofların bu konudaki düşünceleri okunduğunda Schopenhauer’den başlayarak Jean-Paul Sartre’a kadar insanlığın dünya içinde acı çektiğini ve aslında dünyanın da acı içinde olduğunu anlarız. İnsanlığın dünya karşısında bir varoluş hikâyesi vardır ve her bireyin hayat ile yaşam mücadelesi dışında diğer birey ile mücadelesi, gururun, kibirin yalanın dolanın hüküm sürdüğü ve belki de gerçekten bu kibirden kaynaklanan, saf dışı bırakılma gibi sonuçların ortaya çıktığı bir dünya tasvirini göstermek hiç de iç açıcı bir şey değildir. Yaşam gailesinde insanın çektiği acılar, doğar doğmaz kaderine terk edilen çocuklar kadar gerçektir. Bütün bu duygularla insanlığın çektiği yalnızlık serüveni ise bir bakıma ya kişinin kendi seçimi ya da dünyanın insanlığa karşın bir oyunu şeklinde tezahür eder. İnancınız hangi yöndeyse güzel geleceğiniz için ya umutla dua edeceksiniz ya da bundan sakınıp diğer yolu tercih edeceksinizdir. İşte Mystery, bu çalışmasında kavramsal olarak bunları açıklıyor. Hümanistçe yazılan sözler, içeriğinde çocuğa ilişkin, umuda yelken açıp da insanlığın dünyada var olma serüveninde gururun, yalanın, dürüstlüğün, acı çekmenin, aşkın gerçekliğinin, mücadelenin bir panoramasını sunuyor. Karamsar bir portre çizip hümanist bir şekilde bu konuyu ele alması ise bu çalışmanın inceliğini gösteriyor.

      Mystery Kanada’lı bir topluluk. “The World Is A Game” onların 5. albümü ve 90’lı yılların ortalarında çıktığı zamanlarda müzikleri Journey etkili bir melodik rock olduğunu anımsatıyordu, ancak üçüncü albüm “Beneath the Veil of Winters Face” çıktığında grubun hem karakteri hem de müziği oldukça değişmişti. Yine melodik rock etkileri seziliyordu ancak bu sefer hafiften Neo Progressive, dolayısıyla Pendragon, Pallas gibi topluluklara benzemekteydiler.

       Her Kanadalı rock grubu gibi Mystery de çok klas bir topluluk, tıpkı RUSH gibi. RUSH ismini bu grubun tanıtımında yapmak gerekli olduğunu düşünüyorum, çünkü vokalist Benoît David üzerinde RUSH vokalisti Geddy Lee’nin çok büyük bir etkisi mevcut. Sadece bu da değil. Eski STYX vokalisti Dennis DeYoung ve eski Boston vokalisti Brad Delp’de Benoît David’i anımsatan ince sesli vokalistlerden. Benoît David’i ise en son YES’in “Fly From Here” albümünden hatırlarsınız, orada da Jon Anderson tarzı vokalleri de başarıyla sergilemişti. Hoş, çok özgün bir vokalist olmayabilir ancak grubu Mystery’de öyle usta işi akıllı hareketler yapıyor ki öyle vokal melodileri üzerinde RUSH dinleseniz bile sırıtmıyor.

      Mystery’nin şimdiye kadar ki en başarılı albümü olarak gösterilen 2010 yılı “One Among The Living” oldukça iyi bir albüm olarak müzik tarihine geçti ancak yine de bu aşılabilir ve çok daha iyisi yapılabilir düşüncesi de birçok dinleyiciyi aynı düşünceye sevketmişti. Bir Progressive Rock klasiği olarak “One Among The Living”, ilginç konseptiyle, müzikalitesiyle ve Benoît David’in muhteşem vokalleriyle aşıldı ve ortaya “The World Is A Game” çıktı. Öncelikle albümün aşırı sert bir müzik içermediğini belirtmek gerek. Gitarist, klavyeci ve grubun bestecisi konumunda olan Michel St-Père’in bu albüm için seçtiği o tonlamalar direkt olarak RUSH’ın “Signals” dönemine ait hissiyatlar taşıyor. Müziğin zaman zaman Deep Purple, Genesis ve konuk flütist olarak yer alan Marilène Provencher-Leduc’ün melodilerinden dolayı Jethro Tull’ı anımsatması da yer yer olası. Bestelerdeki dramatik melodiler, tertemiz çalınmış ve yağ gibi tonlamaların etkisindeki o gitarın yarattığı muhteşemlik ise takdire şayan. Oldukça melodik, zaman zaman sertleşen ve bu sayede vokalist Benoît David’in de sert bir yorum sergilediği taraflara da uğruyoruz bu albüm yolculuğunda. Piyano ve akustik gitarların ihtirasla çalındığı, senfonik etkilerinde bu albüm için çok yoğun kullanıldığını da belirtmemiz gerekir. İşte bu duygularla çok yumuşak, naif duygularla başlayan bu albüm flütlerin arasından gerilerden gelen kuş cıvıltılarıyla başlıyor. Klavyenin de ortaya çıkardığı sonuç sofistike diyebileceğimiz bir müzikal ziyafetin de başlangıcı oluyor.


     İlk şarkı “Pride”ın ilk başlangıcından itibaren eski Spock’s Beard davulcusu Nick d’Virgilio’nun katılımıyla Neil Peart etkisi ve Benoît David’in sesinin ilk dokunuşuyla şarkı bir RUSH seremonisine dönüyor. Gitarlardaki o Alex Lifeson tonlamaları çok ilginç. Benoît David’in Geddy Lee sakinliğini kendi sesinde yaratışı ve klavyenin o ambiyansı ile verilen dünya tasviri ise çok korkunç. Şarkı devam ederken kısa kısa verilen çocuk sesleri ise gerçekliğe bir ağıt sanki. İnanılmaz gerçekçi bir şarkı ve her notasıyla dinleyenleri kendine hayran bırakası bir yapısı var.

    Davulcu Nick d’Virgilio’nun albüme katkısı inanılmaz. Teknikal düzeyi zaten su götürmez bir gerçeklikte ancak duygusuyla çalışındaki inanılmaz hisleri insan kolaylıkla alabiliyor. İkinci şarkı “Superstar”ın hemen başlangıcındaki ve genele yayılan bir Pink Floyd etkisi neticesinde varılan nokta kusursuz. Çok detaya indirgenmiş ciddi bir melodi zenginliği olan 19 dakikalık epik “Another Day” adlı şarkının bir melodisi enstrümantal “The Unwinding Of Time”da verilmiş. Başlangıcındaki natürel gitar melodili “Dear Someone” ise flütün varoluşu ile birlikte güzel anlara sebep olabiliyor. Ritim gitarlar ve verdiği ambiyans ile bir başka Neo Progressive Rock grubu Arena’ya ise oldukça benzemekte.


      Bu albümü dinlerken bir sürü melodi aklınızı kurcalayıp sizi rahat bırakmayabilir. Özellikle 19 dakikalık “Another Day” adlı şarkı her anı ile bir modern başyapıt konumunda. Progressive Rock tarihinde dünya üzerine çok ciddi meseleleri, felsefik dokunuşlu liriklerle ve melodi düzenekleriyle dünyanın ve insanlığın ihtiyacı üzerine yapan bunu görev edinen bir sürü grup mevcut. Bu yolda Mystery ile tanışmak bir dinleyici için çok büyük bir zevk. Bu yaşam yolunda hayatınızın dönemeçli-sıkıntılı bir anını alın ve şu inişli çıkışlı “Another Day” adlı şarkının suretine yerleştirin eminim ki hiç sırıtmayacaktır.

“Kızıl gökyüzü içerisinde yıldızlar yükselecek. Zamanın ritmini hisset. Bu gece!”

*J.G.Bennett



The Gathering - Disclosure


THE GATHERING
Disclosure
Silje Wergeland!
2012

       Müziklerini birdenbire değiştiren ve diğeriyle hiçbir alakası olmayan tarzları başarıyla sentezleyen cesur grupları seviyorum. Opeth ve Pain of Salvation hariç. Bundan hareketle The Gathering’in yarattığı o büyülü ambiyansa geçiş yaparak biraz geçmişe dönmek bu grubun geçirdiği evreleri kısaca ele almak, vokalist değişiminin bir grubu yerin dibine değil de nasıl yukarılara çektiğini, oluşturdukları müziğin bugünkü modern piyasada nasıl kabul gördüğünden de kısaca bahsetmek lazım. 90’lı yılların hemen başlarında kadın vokalli Doom ve Gothic metal gruplarının heavy metal dünyasını nasıl da çevrelediği bugün çoğumuzun bilgisi dâhilinde olan bir konudur. Theatre of Tragedy’nin nasıl ki bir Liv Kristine’i varsa The Gathering’de o zamanlar Anneke van Giersbergen ile kitleleri peşlerinden sürüklemekteydi. Bunların arkasından bir dolu topluluk gelmekteydi ki onlarda inanılmaz bir şekilde neredeyse birbirinin aynı tarzlarda ve tonlarda müziklerini sergileyerek pek başarılı iş yapmış sayılmazlardı.

     Zaman içerisinde nasıl ki Paradise Lost, Moonspell, Katatonia, Anathema gibi kabul gören topluluklar müzikal değişime girdiler onlarda bu durumdan nasiplenip bu farklılaşmayı kendilerine görev bildi. Theatre of Tragedy müzikal değişimin ilk sergisini sunduğu “Aegis”den sonraki çıkardığı albümlerle pek tat vermeyip başka sulara açılınca grubun sonu da kaçınılmaz oldu. Buna rağmen The Gathering ise “Nighttime Birds”ün başarısı üzerine değişimin ilk sergilendiği “How to measure a planet?” ile ilk önce sevenlerini şaşırttı ve Anneke van Giersbergen’in sesinin de bu sound değişimlerine uyması üzerine gelecek devam albümlerinde de tarzlarını daha da değiştirerek müzik tarihinde cesur topluluklara bir diğer örnek oldular. Nasıl olmasınlar ki, sonraki çıkan albümler olan “if_then_else” ve çok büyük başarılar yakalayan “Souvenirs” ile The Gathering artık kendisini kabullendirmişti ve bu başarıydı.

     Bu son iki albümdeki müziğin ilk The Gathering soundu ile benzeştiğinin söyleyemeyiz. Topluluk artık Doom ve death metal elementlerini kullanmayı bırakmış bunun yerine trip hop ve elektronika etkili alternatif süslü bestelerle albümlerini oluşturmaya başlamıştı. Peki, The Gathering bu başarıyı nasıl sağladı? “Nighttime Birds”ten “How to measure a planet?”a geçişte grubun kendini yeniden yaratması çok zor olmadı, çünkü grup üyeleri bu değişimi zaten kabullenmişti ve trip hop ve alternatif müzikler zaten dinledikleri bir türdü ve Anneke’nin de cesur çıkması ve sesinin tonlamalarının bu tarza uyum sağlaması bunu beraberinde getirdi. Kadın vokalli diğer toplulukların bu kadar başarılı sayılmasının sebebi bestelerinin vasat oluşuydu ki bunu da The Gathering’de göremiyoruz.

      Anneke grup ile son albümünü yapıp ayrıldıktan sonra topluluk kendi açısından daha da başarılı sayılıyor. “Home” adındaki bu albümde artık dönemin en önemli albümlerinden birisini çıkarmaları, oluşturdukları bestelerin -Home” albümünün ilk iki şarkısına bakabilirsiniz.- nasıl da vazgeçilmez olduğunu böylelikle anlıyoruz. Eğer bir trip hop, elektronika fanıysanız bu albüm sizi kendine çekecektir, aksi takdirde bundan pek memnun olmazdınız. Müzikseverlikle alakalı bir konu olduğunu düşünüyorum.


     Grubun Anneke’den sonraki “The West Pole” devri ise gerçekten de çok sıkıydı. Türkiye’de pek yanına yaklaşılmadı ama Anneke’nin yerine gelen Silje Wergeland’ın sözlere büyük anlamda katkı sağlayışı hem de bir müzisyen oluşu bunu çok etkiledi. Sadece bu da değil, sesi de inanılmaz iyiydi ve şarkılara çok iyi uyum sağlıyordu. “When Trust Becomes Sound”, “The West Pole”, “Treasure” gibi şarkılara kulak kabarttığınızda beste gidişatının progresif bir kimlik taşıdığını da düşünüyordunuz.

DISCLOSURE

      Pop, shoegaze, alternatif, psikedelik, trip hop, deneysel, hipnotik, melankolik, adına ne derseniz deyin albümü hangi kisveye sokarsanız sokun “Disclosure” size en iyi cevabı veriyor ve kesinlikle bu çalışma grubun çıkardığı en olgun en ciddi yapıt. Disclosure sadece bu yönüyle değil dinlerken Post Rock gruplarının izlerini de hissediyorsunuz. Zamanında Tortoise’in yaptıklarının küçük bir halini, temelinde Cocteau Twins’in yarattığı o huzursuz melankolinin bir diğerini de bunlar gerçekleştiriyor. The Gathering’in beslendiği bir diğer tarafta elektronik müziğin kendisi. Gerek beste girişlerinde kullandıkları elektronik sample’lar gerekse de altyapıda karşımıza çıkan o hipnotik ritimler artık grubun demirbaşı olmuş durumda. Massive Attack ve The Chemical Brothers gruplarında dinlediğimiz bu yapının daha minimal halini dinlemekteyiz kendilerinden. Bütün bunların arasında Silje Wergeland’ın vokalinin melankolisi, elektronik altyapının üzerine gitar süslemeleri ve aniden giren klavye oyunlarının naifliği de grubun bize sunduğu diğer güzelliklerden. Yani şu albümdeki “Meltdown” isimli şarkıyı bir dinleyin nasıl da güzel geliyor kulağa nasıl da titretiyor.

    Atmosferik kelimesini kullanmayı pek sevmiyorum ama bu albüm için en gerekli kelime sanırım o. Klavyelerle yaratılan bazı beste yönlerinde Silje’nin artık derinlik ihtiva eden vokalleri sayesinde “Disclosure” amaca uygun hizmet ediyor ve akılda kalıcı seçenekler sunuyor.


    10 dakikayı aşan “Heroes For Ghosts”, hayal kırıklarının açıkça ortaya sergilendiği “Missing Seasons”, ayrıca Post Rock etkili “Gemini I” ve “Gemini II” bölümleri “Disclosure”daki en önemli anlardan birkaçı. Uzun şarkı yapmaya pek zamanı olmayan grubun bunu bu çalışmayla kırdığını görüyoruz ve Anneke ile üzülmeye alışmış bizler, şarkıların söz yazarı Silje Wergeland ile en fazla melankolik oluyoruz ve kendisi inanılmaz söylüyor, duygu dolu ve içten. Gerilerden melankoliye katılan klavye melodileri Silje’nin sesiyle karışınca ortaya gayet samimi şeyler çıkıyor.
     “Disclosure”, yenilikçi, modern, cesur, bestelerinin sözsüz bölümlerinde oldukça başarılı olan, Silje’nin Anneke’yi unutturduğu, pop kalıplarının arasından nasıl da rock yapılabileceğinin kanıtı olan çok güçlü bir albüm hüviyetinde. O dopdolu davul vuruşlarının bas yürüyüşlerinin arasından Wergeland hayret verici bir melankoli dünyası haykırıyor, o emekçi haliyle.


1 Şubat 2013 Cuma

Graveyard - Hisingen Blues


GRAVEYARD
Hisingen Blues
Modern analog sesler.
2011

        Müzisyen ve plak şirketleri tarafından yönetilen o büyük müzik dünyası içerisinde kalıcı bir şeyler yaratabilmek 2000’li yıllarla birlikte iyice zorlaştı. 90’lı yıllarda rock müziği baladlarının tavan yaptığı günleri yaşamıştık, 80’li yıllar hadi biraz çiğ geçti ve değişik tonlar denenip durdu, nerede o tiz melodileri duysak “işte bu 80’lerde çok iyi yapılmıştı” der dururduk ve nostaljiler yaşardık. 2000’li yılların aslında bir önemi de gerek hard rock bazında gerekse de progresif rock bünyesinde eskiyi yaşatan, 70’li yılların o kendi dar, paçası bol pantolonlarını ve o saç şekillerini aynen uygulayan müzik topluluklarının ortaya çıkmasını sağlamasıydı. Mesela geriye bakıyorum, bugün pek bilinmeyen ve sadece plaktan dinlediğim İsviçreli heavy progresif topluluk Starglow Energy geçmiş yıllarda 70’leri çağrıştıran müzikleriyle bazı kesimleri etkisine almıştı. Aynı şekilde aslen eski bir topluluk olan Norveçli Lucifer Was adlı progresif rock grubu da 2000’li yıllarda çıkardığı “Blues From Hellah” albümüyle hem 70’lere selam çakıyor, hem de blues rock sınırlarında gezinen o analog tınılarla kulaklarımızın pasını siliyordu. Bundan yıllar önce Record Heaven adlı plak şirketinin çıkardığı analog kayıtlı albümler gibiydi aynen… Kullandıkları ekipmanlar tozlu raflardan indiriliyor bir güzel siliniyor dar pantolonlar giyinilip sahneye öyle çıkılıyordu.

     Sadece progresif rock değil hard rock, bluesy hard rock gibi birbirine yakın türlerde de bu dönem çok önemli albümler çıktı ve neredeyse çok küçük bir bölümü yukarıda bahsetiğimiz o 70’li yıllar nostaljisini yaşatan albümler ortaya çıkardılar. Bu topluluklar müziklerini bazen Black Sabbath’ın o karanlık tarafından alıyor ancak büyük bir bölümü ise Psychedelic ve blues etkili sayabileceğimiz Led Zeppelin, Cactus, eski Alman gruplarından Birth Control, Quicksilver Messenger Service, Blue Öyster Cult, Budgie, Grateful Dead ve Steppenwolf gibi kalburüstü rock gruplarından etkileniyordu. İşte İsveçli 70’lere gönlünü kaptırmış Graveyard isimli bu topluluğun müziği de yukarıda saydığımız isimler ışığında müzik yapan ender topluluklardan birisi. Ne hikmetse bu dönem bu tarz topluluklar çıkıyor İsveç’ten. Mesela hemen hemen aynı DNA’dan doğmuş fakat uygulamada biraz farkılıklar gösteren Three Season isimli grup da “Life’s Road” albümünde de benzer tonlamalar kullanmıştır. Graveyard ise bütünüyle daha geniş bir çerçeveden besleniyor. Mesela ilk albümünde yoğunlukla Cactus adlı gruptan etkilenirken son çıkardıkları “Hisingen Blues” albümünde ise Led Zeppelin başta olmak üzere neredeyse 70’lerin o retro rock olayından beslenmişler. Vokaldeki Joakim Nilsson’un Robert Plant’ vari haykırışları oldukça etkileyici.

    Graveyard, “Hisingen Blues” ile günümüzün en önemli retro rock olayını gerçekleştirmiştir. Albümün bazı yerlerinde Thin Lizzy’nin Black Boys On The Corner şarkısında kullandığı o odayı dolduran dopdolu karanlık gitar tonlarının neredeyse aynısını bu topluluk başarıyla müziğine yedirmiştir. İlk albüm bana göre biraz kısır prodüksiyonla baş edememiş müzisyenlerin ilk albümü gibi gözüküyordu, fakat bir ilk albüme göre de oldukça iyiydi. “Hisingen Blues” ise aynı sound’ların daha da geliştirilmiş versiyonlarını dinlediğimiz çok üstün bir albüm gibi durmakta.

Bunu yaratan da albümün içerdiği besteler. Albümün ilk şarkısı Ain’t Fit To Live Here’ı dinleyen herhangi bir dinleyici bunun kusursuz bir kayıt olduğunu hemen anlayabilir. Uncomfortably Numb Pink Floyd’un Comfortably Numb şarkısına öykünmüş, Ungrateful Are The Dead ise müzik dünyasının en büyük tur gruplarından psychedelic rock topluluğu Grateful Dead’e ithafen yapılmış. Buying Truth (Tack & Förlåt) ise Cactus ve Cream birlikteliğinin sentezini hatırlatırken, Longing’de ise bir parça Pavlov’s Dog etkisi hissedilebilir. En derinlerden gelen org melodileri ise sanki şarkıyı plaktan dinliyormuşcasına bir his verdirtiyor.

   Peki, bu durum gerçekten de takdir edilmeli mi? Çok fazla özgün bir müzik olmayabilir belki, ancak Graveyard’ın belli bir tarzı olduğu apaçık ortada. Günümüzde topluluklar ya death metalden ya da ekstrem türlerden 70’leri yakalayabilen albümler üretebiliyorlar. Bu gibi grupların yanında Graveyard ise müzikleriyle daha samimi duruyor bence. Giyimlerinden saçlarının taranış şekillerine dek o nostaljiyi bize her notalarında yaşatıyorlar.

“Hisingen Blues”un diğer bir önemi de o eski rock ruhunu genç dinleyici kitleye daha da fazla aşılamasıdır. Bu sayede Led Zeppelin, Grateful Dead, The Doors gibi kült topluluklar genç kuşak tarafından da takip edilecektir. Bu sebeplerden dolayı ben bu albümün kaydedilmesini günümüz rock müziği açısından çok olumlu buldum. Sonuçta bu müziğin kökenleri nereden geldi, blues’un rock müziğindeki önemi nedir, bu albüm hangi gruplardan etkilenilerek yapılmıştır gibi cevapları çok anlamlı olan soruları sormak ve cevaplar doğrultusunda da daha bilinçli bir şekilde bu müziğin kökenlerine inebilmek çok önemlidir diyebiliyorum. Bunu da bugün “Hisingen Blues” ile Graveyard başarmış, beyinlerde bir şimşek çaktırmıştır.

28 Ocak 2013 Pazartesi

Riverside - Shrine of New Generation Slaves


RIVERSIDE
Shrine of New Generation Slaves
Yeni nesil kölelerin mabedi.
2013

        Hayatın her alanında olduğu gibi müzik ve türler konusunda da bir köprü vazifesi görmek ve bunun neticesinde de bütün gözlerin sizin üzerinize çevrilmesi söz konusu olmakta. Geçmiş ile bugünün ve biraz da şanslıysanız geleceğin üzerinde de çevresinde de bir çerçeve çizmişseniz eğer bunun yansıması size mutlaka olumlu bir puan olarak da geri dönüyor. Pink Floyd geçmişin belirgin normlarında geleceğe ışık tutarken Radiohead ise müziğiyle ve olanca yenilikçi tavrıyla bugünü ve aynı zamanda da geleceğin fütüristik yanlarını üzerinde taşıyordu. Burada iki grubun arasında çok önemli bir görevi üstlenen Steven Wilson ve tayfası Porcupine Tree ise bu başarıyı 90’lı yıllardan başlayarak üzerinde taşıdı ve kendisinden sonra kurulan birçok topluluğu da etkilemiştir. Porcupine Tree müziği ilk dönemlerde oldukça sıra dışı ve uç bir yapı sergilerken 2000’lerle birlikte bu daha da modernite kaygılı, daha köklere yakın bir tutum sergilemiştir ve bunun yansıması da kısmen The Pineapple Thief ve Riverside gibi gruplara olmuştur. Bunların arasında Riverside ise kendi müzikal kimliğini yaratması çok uzun sürmedi. Pink Floyd, Porcupine Tree, Anathema ve kısmen Opeth’ten aldığı birikimleri kendi müzikal anlayışlarına adapte ederek progresif müzikte çığır açtı. Yenilikçi tavrın en yeni temsilcilerinden birisi oldular ve Polonya progresif müziği adına da çok başarılı örnekler verdiler. Riverside müziğinin Polonya’nın Collage ile başlattığı “neo-progressive” hareketi ile ilgisi yoktur, sadece onların açtığı yolda kendileri de onları takip etmişler ve onlar daha çok kendi başlarının çaresine bakmışlar ve yollarında yapayalnız yürümeye başlamışlardır. Yine Polonyalı Satellite grubunun müziklerinde sergilediği yenilikçi tavrın çok farklı bir anlayışını sergiliyorlardı ve son çıkardığı albümle gördük ki onlar büyümeyi daha da kafalarına koymuşlar.

      Çıkardıkları “Out of Myself”, “Second Life Syndrome”, “Rapid Eye Movement” insan psikolojisinin iç sınırlarına yolculuk yaptıran içe dönük konsept albümlerinden üçü olarak müzik tarihinde buna benzer belirgin sıfatlarla anılırken, “Anno Domini High Definition” ile sert bir müzikal kimlik çizerek rüştünü ispat etti ve artık grup bu albümle kendi dünyasından çıkmıştı. Daha da progresif rock oldukları “Memories In My Head” EP’si ise artık onların kilit noktasıydı ve kendi sınırlarını kendileri çiziyordu. “Living In The Past” bestesi artık gelecekte ne tarz bir Riverside göreceğimiz hakkında çok az olsa da ipucu vermekteydi.

     Alan Parker’ın eleştiri bombardımanı “The Wall” filminde insanlar maskeli bir şekilde tasvir edilirken Riverside’ın da Travis Smith imzalı “Shrine of New Generation Slaves” albüm kapağında buna benzer bir tasviri işlediğini görüyoruz. “Shrine of New Generation Slaves”, Riverside’ın çok kolay açıklanamayacak, benzerinin bile şimdiye kadar pek yapılmadığı ama diğer grup ve türlerden sentezlemek adına bile olsa mükemmel sayılabilecek işlerden oluşan bir albüm gibi duruyor. Neresinden başlarsanız başlayın mutlaka başladığınız yere geri dönüyorsunuz, uçları kapalı bir labirent gibi dönüp duruyorsunuz o dünya içerisinde ve sizi çıkartmaya izin vermiyor. Çok az “Out Of Myself”i hatırlatan taraflarının yanında şimdiye kadar pek denemedikleri yaklaşımlarda da bulunarak çok cesur hareketler de sergiliyorlar. Bir grup eklektik bir şekilde besteler hazırlayıp üzerine kendi tonlamalarını ekliyorsa ve bunda da başarılı oluyorsa bu biraz nostalji olmanın yanında yeni bir şeyler yaratmanın da basamağıdır ayrıca. Steven Wilson’ın açtığı bu yolda ilerleyip kendi çabalarıyla bir yerlere gelme çabaları yüzünden Riverside dinleyicisinden çok takdir görüyor. Steven Wilson’ın son solo albümü “The Raven that Refused to Sing (And Other Stories)”de nasıl ki “jazz-fusion” ve bazı deneysel işlerden feyz almışsa Riverside’ın da bugün son albümüne yaptığı düşünceler bundan farklı değildir. Köprü görevinden bahsettiğimiz de budur ancak Riverside bundan biraz daha fazla ileri gitmiş ve çıtayı epey yükseltmiştir.

      Satış kaygısı anlayışında olmayıp yine bildiği gibi davranıp pek ilgi çekmeyecek sanılan bir şarkı olan “New Generation Slave” ile açılan albümde daha önce piyasaya verilen “Celebrity Touch” ile alakası bile olmayan bir şarkı ile karşılaşmaktan dolayı şaşkınlığımı ifade etmek istiyorum. Bu şarkılarla anlaşılıyor ki Riverside sadece şaşkınlıklara uğratmakla kalmayıp ifade şekillerine de çeşitlilikler sunuyor. “Celebrity Touch” sıradan bir rock şarkısı gibi –gerçekte öyle değil tabii- duruyor ancak albümün geri kalanı hakkında bunu söylemek pek güç. Öncelikle “Shrine of New Generation Slaves” in giriş şarkısındaki ritim gitarlarında bir Black Sabbath, gerilerdeki hammond org sololarında ise bir Deep Purple duyuyoruz ve bu Opeth’in “Heritage” albümünde denediği “progressive heavy rock” tarzına benzer bir şey ve Alman grup Birth Control v.b grupların kendi dönemlerinde denediği “Heavy Rock” tarzına da oldukça benziyor. Basların çok önde kaydedildiği “The Depth of Self-Delusion”daki inanılmaz karmaşık ve melodik düzenlemeler, efektli vokaller sonrasında ince sesli klavye vuruşları ile karanlığı alınmış düzeyli nüanslar çok etkiliyor. Mariusz Duda’nın o ihtiraslı söyleyen sesi neticesinde devasa bir şarkı kimliğine bürünen bu şarkının sonları ise akustik tınlamalarla sona eriyor. “We Got Used To Us” klasik Riverside dünyasına adım attığımız bu duyguları hissettiren bir şarkı. 3:05 dakikadaki o gitar tınılarını o duyguyu tarif etmek gerçekten imkânsız.

         “Feel Like Falling”, Riverside’ın 80’lerine Synth-Rock’ına sıkı bir selam gönderdiği kusursuz bir şarkı. Davul ritimlerindeki ve gitar tonlamalarındaki Synth-Rock’ın o geleneksel yapısı ardındaki klavyeler ise direkt olarak o geçmiş dönemi çağrıştırıyor. Vokaller bile aynı şekilde. Bu mesela şimdiye kadar Riverside’ın denemediği bir şeydi. “Deprived (Irretrievably Lost Imagination)” ise albümün en karamsar şarkılarından. Başlardaki Radiohead tınlamaları yerini 70’lerin Space Rock’ında var olan fütüristik dünyayı çağrıştıran org tınılarına bırakıyor. 4. dakikadan sonra ise gerek gerilerden gelen deneysel sesler aracılığıyla gerekse de çok öne çıkan ve gitarlarla verilen Western temalı notalar aracılığıyla elektronik müzik dünyasına zekice bir giriş yapıyorlar. 5. dakika itibariyle ise bambaşka yerlere bağlanan bu mükemmel beste inanılmaz oyunlara sahne oluyor sonunda saksafon melodileri... Yaklaşık 13 dakikalık epik “Escalator Shrine” ise yine Riverside’ın daha önce pek denemediği ve kusursuz bir açılışa sahip olan diğer bir beste. Hammond Org melodilerinin esir aldığı bu şarkı sert kimliğiyle de dikkati çekiyor. 7. dakikadan itibaren ise jazz, new age, space rock ve psychedelic rock tınılarının süslediği yepyeni bir dünyaya adım atma. Albümün çift cd’li versiyonunda ise iki bölümlük “Night Session”, elektronik müzikleri ve Tangerine Dream, Ozric Tentacles, Klaus Schulze ve Pete Namlook sevenleri pek memnun edecek düzeyde. Ayrıca gitar tarzından dolayı minimalist öğeler içeren "drone ambient" tarzına da oldukça yakın durmuşlar. Zamanında biraz da olsa Steven Wilson’un da denemeye çalıştığı bu tür çalışmaları Riverside’da deniyor ve kanımca Steven Wilson’dan da başarılı bir noktaya taşıyor. Mariusz Duda'nın Lunatic Soul projesine yakın duran dinleyiciler de yakınlık duyabilir böyle çalışmalara...

     “Shrine of New Generation Slaves” Mariusz Duda’nın eşliğiyle biterken aklınızda birçok melodi kalıyor ancak yine de tekrar tekrar dinlemek istiyorsunuz. Neredeyse aynı dönemin ürünleri olan Opeth’in “Heritage”, Steven Wilson’ın “The Raven that Refused to Sing (And Other Stories)”iyle aynı anlayışla kotarılmış fakat müzikal açıdan diğer iki albümü de belli ölçülerde kalite açısından sollayacak bir sürü unsura sahip. Bundan sonra belki Riverside öncü olur, belli mi olur.

27 Ocak 2013 Pazar

Soen - Cognitive

SOEN
Cognitive
Sözleriyle kavramsal.
2012

     Mikael Akerfeldt, Maynard James Keenan, Steven Wilson, Mariusz Duda, Jonas Renkse gibi isimlerin bugün rock/metal dünyasına nasıl etki ettiğini gözlerimiz görüyor kulaklarımız duyuyor. Bundan takriben 10 sene evvel bambaşka gruplar revaçtayken bugün bu saydığımız isimlerin üyesi olduğu müzik toplulukları on binleri yüz binleri peşinden sürüklüyor. Yıllar önce Opeth kurulduğunda Jonas Renkse’nin Katatonia’sı ile paralel bir sertlikte müzik icra etmekteydi. Sonra iki toplulukta apayrı yönlere gitti ama Katatonia son iki albümünde Opeth’den etkilenmeyi bir görev bildi. Opeth yıllar sonra Akerfeldt’in artık taptığı Steven Wilson ile müzikal birlikteliğe girdikten sonra “Blackwater Park” ile değişimin sinyallerini verdi. Kimileri için Porcupine Tree’nin Steven Wilson’ı Opeth’i yerin dibine sokmuş o eski müzikal kimliğinden uzaklaştırmıştı. Kimileri ise bu düşünceye pek rağbet etmedi “onlardan ne çıksa dinlerim abi” düşüncesiyle her çıkan albümünü başyapıt kabul etti. Mariusz Duda ise bütün bunları uzaktan izleyerek ülkesi Polonya’nın en değerli gruplarından birisinde yani Riverside’da insan psikolojisinin o gizemli taraflarını çözmeye çalıştı ve derinlere indikçe indi. En sonunda ne oldu? O da Steven Wilson’dan etkilendi ve çerçeveyi genişletti. Bu isimlerin en dışında duran ve diğer isimlerin içine pek karışmamaya çalışan Tool adlı grubun her şeyi Maynard James Keenan ise A Perfect Circle adlı müzikal proje ile modern rock müziğin sınırlarını koymaya çalıştı ve bunu başardı da. Zaten bunu başarmasaydı biz Tool hakkında her çıkan yazıya ilgiyle bakmaz çıkacak olan yeni albüm haberlerini ağzımız açık okumazdık.

     Bu isimler aslında tahmin ettiğimizden de çok hayatımıza girmiş durumda. Şu son zamanlarda çıkan Soen adlı grupta bunun son halkası. Yukarıda yazmış olduğumuz isimler şimdiki Soen adlı grupta bir sentez olarak belirmiş duruyor hem de her şeyiyle. Martin Lopez benim müzikal birikimine taptığım ve Opeth’in kesinlikle kaybetmeyeceği türden bir müzisyen bir davulcuydu. Güney Amerika kökenli olması onun müzikal birikimlerinin ne kadar da geniş bir çerçevede yer aldığını kanıtlarken, “Ghost Reveries“deki o perküsyon ile yaptıkları, caz ve dünya müziğine ilgi duyuşu bile onun ne derece iyi bir müzisyen olduğunu gözler önüne seriyor. Steve DiGiorgio keza kalburüstü heavy metal gruplarında sergilediği o performanslarla hakiki bir müzisyenlik gösterisi sergiliyor ve isminin geçmesi bile bu projeyle ilgilenmemizi söylüyor adeta. Soen bu iki önemli müzisyeni bünyesinde taşırken vokalist olarak tıpkı Mikael Akerfeldt’in vokallerinin neredeyse aynısını yapıyor diyebileceğimiz Joel Ekelöf’ü görüyoruz, ancak bana göre böyle bir benzerliğin eksi noktaları da mevcut. Gitarlarda yer alan Letonyalı gitarist Kim Platbarzdis kısmen alternatif soslu modern tonlamalarla giderken ve üzerinde de yoğun Tool ve A Perfect Circle gibi topluluklardan aldığı o hissiyatı da eklediğimizde pek özgün bir kimlikle karşılaşmıyoruz. Vokalist Joel Ekelöf, Akerfeldt olmadığı zamanlarda biraz iyi söylemekte ancak zaman zaman ya Mariusz Duda oluyor ya da Jonas Renkse. Bu da diğer bir handikap bu grup için.

    Soen’in neden bu tarz bir projeyle ortaya çıktığını anlamak güç olsa da -çok fazla etki altında kalan orijinalite sorunu olan bir müzik sergilediği için-  bütün benzerliklerine rağmen iş bestelerde bitiyor. Çünkü albümün atıyorum eğer %70’i başka gruplara benziyorsa diğer geri kalan kısmında özgünlük aramak bir dinleyici için çok zor bir olay. Liriklerinde insan ve insan doğasının yarattığı kavramsal-karanlık düşünceleri işleyen Cognitive içerisinde bir parça Opeth, bir parça Riverside ve bir parça Katatonia’nın “Soil’s Song” zamanlarını hatırlatan bir yapıda olduğu ama yoğunlukla Tool’un o modern üslupsal yapısını içerisinde barındırdığı teknikal bir müzik sergiliyor. Eğer besteler bir parça iyi olmasaydı bu proje güme gidebilirdi fakat bugün bu grubun etkilendiği isimleri insanlar zaten dinliyorlar hatta o kadar çok dinliyorlar ki o grupların birisinden parçalanıp da kopmuş Martin Lopez isminin bu grupta yer alması bile başlı başına ilgilenilmesi gereken bir olaydır. Steve DiGiorgio’yu Soen’de daha önceki yer aldığı gruplardan çok farklı bir tondan dinliyoruz. Bunun sebebi ise müziğin oldukça alternatif ve modern yapı içermesi yüzünden kendi tonunu bile değiştirdiğini görüyoruz. Kimimiz için bu olmamış olsa da ben beste kaliteliliği üzerinde durduğumdan çok sorun yok diyebiliyorum. Bazı şarkılarda mesela “Fraccions’ta Tool, “Ideate’te Riverside etkileri oldukça yoğun, “Delenda’da ise Katatonia’yı oldukça fazla duyarken küçük bir parça sıkıntı duyabiliyoruz ancak Lopez’in ön planda olduğu “Last Light”, “Oscillation” ve şarkının sonlarındaki perküsyon vuruşlarını duyabildiğimiz deneysel tatlı “Slithering” adlı şarkıyı dinlerken de bir parça takdir edebiliyoruz. Hele hele en sondaki nakaratıyla devleşen “Savia’ya ne demeli? İnanılmaz etkileri üzerinde taşıyan bir şarkı olmuş.

   Bu tarz müziğin içerisine çok fazla farklı enstrümanları yerleştiremiyorsunuz ancak Lopez gibi çok çeşitli müzikler dinleyen bir müzisyenden de böyle perküsyon soslu değişkenlikler daha çok istiyoruz. Eğer bu albüm çok fazla Tool, Opeth, Katatonia hatta hatta daha da ileri gideyim Smashing Pumpkins -çünkü bazı anlarda “Mellon Collie and the Infinite Sadness” albümlerindeki tatları da buldum- olmasa çok daha nitelikli olabilirdi. Bazı dinleyicileri için ise bu durum çok önemli olmayabiliyor onlar çok daha zevkle dinleyebiliyorlar.

   Bugün herkes bu grubun Tool’a benzediğini konuşup duruyor, ancak her şeye rağmen Martin Lopez gibi bir ismi yeniden dinlemek de büyük bir zevk bana göre.

Royal Hunt - Show Me How To Live

ROYAL HUNT
Show Me How To Live
D.C. Cooper ve ruh!
2011


         1997 yılında Amerika menşeli plak şirketi Magna Carta Records’un o bol renkli kataloglarını incelerken içerisinde bir sürü progresif rock/metal topluluğu içinde Royal Hunt en çok dikkatimi çeken grup olmuştu ve o zamanlar katalog da yer alan “Paradox” isimli albümü nasıl elde edebilirim diye düşünmeye başlamıştım ve imdadıma yetişen de heavy metal albümleri satan bir dükkan olmuştu. O kataloğun içeriğinde “Paradox” albümü için hard rock ile heavy metalin senfonik birlikteliğinden dem vuran ve epik şarkılarla desteklenen bir albüm olduğundan bahsediyordu. Bu bilgi benim için fazlasıyla ilginçti. Zaman geçmişti ve ben artık grubun diskografisine hakim olmuş, bütün kayıtlarının altını üstüne getirmiştim. Royal Hunt’dan bahsederken iki önemli düşünceden haberdar olmamız gerekiyor. Birincisi bu topluluğun Royal Hunt kimliğini kazanmasının nedeni, biraz da o zamanki vokalisti D.C. Cooper’dır. “Moving Target” ve “Paradox” gibi başyapıtlarda gösterdiği performans zaten bunun kanıtıdır. İkincisi ise maalesef, Royal Hunt’ın, herkesin diline pelesenk olarak yerleşmiş olan “değeri verilmemiş” bir topluluk olmasıydı. Heavy metal dünyasına bakın, Royal Hunt gibi bir topluluğa pek zor rastlarsınız.

       Bugün çoğu progresif metal grubu ya Dream Theater’dan ya Pain Of Salvation’dan ya da Symphony X’den falan etkilenip duruyor, oysa Royal Hunt bu müzikal yapısıyla orijinaliteliğini her albümde koruyor. İlk zamanlarında çoğu grup gibi Dream Theater etkilenimlerini duymaktayız ancak Andre Andersen zaten kendisine özgü o klavye tonları ve melodileriyle sonraki albümlerde Royal Hunt orijinalitesinin de baş mimarı olmuştur. Grubun Danimarkalı ilk vokalisti Henrik Brockmann dışında hep en iyi Amerikalı vokalistlerle çalışması da başarısının diğer bir kanıtıdır. D.C. Cooper dışında sempatik vokalist John West ve Mark Boals ise Royal Hunt’ı sırtlamış en iyi isimlerdendi. D.C. Cooper ise en iyi çalışmalarını Royal Hunt adı altında vermiştir. Gruptan ayrıldıktan sonra Silent Force isimli power metal ağırlıklı bir toplulukta söylerken, orada kendisi için yazılan vokal melodilerinin ne kadar vasat olduğunu uzun zaman önce görmüştük.
JOHN WEST
      D.C. Cooper’ı en iyi anlayan ve onun vokallerine en iyi uyacak vokal yazımlarını, bugüne kadar hep Andre Andersen gerçekleştirmiştir. Gerçekten de bu doğru. Bir Moving Target’ı alın, yanına da “Silent Force”dan The Empire of the Future veya Worlds Apart’ı koyun farkı çok detaylı olarak algılayacaksınız. Hatta son zamanlarda çıkan Amaran’s Plight’ın “Voice In The Light” albümünde bile, D.C. Cooper’dan iyi yararlanamamışlardır. Her ne kadar fena bir albüm olmasa da vokallerin çok tiz kaydedilmesi ve detaylı uğraşılmaması sonucunda Cooper’ın hanesine iyi bir kayıt olarak yazılmamıştır bu. D.C. Cooper’ın gerçek yeri Royal Hunt’dı, bunu Andre Andersen de görmüş olacak ki Mark Boals’lu albüm “X”den sonra hemen kolları sıvadı. Usta gitarist Marcus Jidell yerine de Danimarkalı yetenekli gitarist Jonas Larsen’i getirerek bir anlamda o eski Royal Hunt hissiyatını geri getirerek D.C. Cooper’lı “Show Me How To Live”i yarattılar.

D.C. COOPER
        Bundan aylar önce grubun D.C. Cooper’la birlikte o eski hissiyata geri dönüş sinyalleri verilmesiyle bekleyiş başlamıştı aslında. “Paradox” albümünün devamı olan “Collision Course … Paradox 2” Mark Boals ile kaydedilmişti ve hemen ardından hard rock ağırlıklı “X” albümü piyasaya sürüldü ve grup yeni yeni tonlar denedi müzikleri için. Ama hiçbiri “Paradox” gibi değildi. Sadece John West ile kaydedilen “Fear” albümü grubun diskografisi içerisinde en saygı duyulanlarından birisi oldu. Peki öyle sözü edildiği gibi son albüm acaba eski hissiyata yaklaşmış mıydı? Kabaca yazarsak evet diyebiliriz, çünkü ilk şarkıdan son şarkıya kadar her şey o kadar detaylı hesaplanmış ki, inanılmaz. “Show Me How To Live” grubun öncelikle “Moving Target”, “Paradox”, “Clown In The Mirror” ve biraz da “Fear” albümlerinin yansıması gibi durmakta. Eski tonlamaların hepsi mevcut ve besteler de çok sıkı. Sadece korolarda modern bir şeyler mevcut.

     Gruba geri vokallerde “Collision Course … Paradox 2” albümüyle giren Amerikalı pop vokalisti Michelle Raitzin -ayrıca grubun menajerinin kızıdır kendisi- dışında, her zamanki gibi Maria McTurk eşlik etmekte ve bazı bestelerde o geri vokaller ve korolar öylesine muhteşem oluşturulmuş ki kendinizi bir anda müziğe kaptırıveriyorsunuz. “Show Me How To Live”e detaylı olarak bakacak olursak, heavy metal ve progresif metalden ziyade, hard rock nüanslarıyla dolu bir albüm olduğunu yazabiliriz. Senfonik ve barok müzik öğeleri sadece süslemek için yer almış bestelerde ve zaman zaman katmanlı progresif yapılar eşlik etmiş şarkılara. Bu yüzden de yeni yeni tonlamalar bir kenara bırakılıp o eski hard rock tabanlı yapılarına geri dönmüşler.

    Sert ve progresif metal olan yerleri elbette mevcut fakat bu o kadar da yoğun değil. Ne “X” albümündeki gibi yoğun eserler mevcut, ne de “Fear” albümündeki o yavaş kurgulanan bestelere benziyor albüm. “Fear” albümünün o çiğliğini biraz taşıyor o kadar. Andre Andersen’in klavyeleri bazen gitarları domine ediyor, fakat bu pek rahatsız etmiyor. Tonlamalarını ise “Moving Target” albümündeki gibi yapıyor ve sanki eski şarkılarından Last Goodbye’ı yeniden yorumluyorlar. Albümün ilk single çalışması One More Day’de bu çok belli oluyor. Yeni gelen gitaristin attığı hard rock sololar ise çok nefis. D.C. Cooper ise aynen “Moving Target”taki gibi kararlı söylüyor ve ustalıkla tizlere çıkıyor.

      İkinci şarkı Another Man Down ve bir sonraki D.C. Cooper'ın tizlere ustalıkla çıktığı An Empty Shell muhteşem ötesi çalışmalar. Another Man Down’daki D.C. Cooper ile Michelle Raitzin’in düeti en az geçmiş albümdeki Mark Boals ile düetleri kadar nefis olmuş. Royal Hunt her albümünde mutlaka bir şarkıyı inanılmaz güzel yapar. Bu albümde de bu görevi Half Past Loneliness üstleniyor. O kadar güzel bir çalışma ki şimdiden dinleyiciler arasında efsane olma yolunda ilerliyor. O korolar, nakaratlar, gitarlar ve D.C. Cooper’ın o harika sesiyle içime işlediği o vokaller, beni çok etkiledi.

    Evet, Royal Hunt sıkı bir şekilde geri dönmüş ve bu senenin en iyileri hanesine onları da yazmamız gerekiyor. Eğer deneysel, çok modern, yenilikçi besteler arıyorsanız uzak durun ama çok iyi hard rock sololar ve retro bir müzik arıyorsanız Royal Hunt tam adresiniz olmalı. Genellikle melodik rock albümleri çıkaran bir firma olan Frontiers Records bu albümü piyasaya süren şirket. Bu kayıtla kendi hanelerine de bir artı puan yazmalıyız.

    Seneler sonra D.C. Cooper’ın doğru yazılmış vokal melodilerini duymak inanın muhteşem bir olay. Bunun da yaratıcısı Andre Andersen. Yıllar sonra, yıllar…