19 Haziran 2014 Perşembe

Folk & Rock - 1

Rokia Traoré
Beautiful Africa
Nonesuch Records


        Afrika’nın Mali ülkesinden hayat dolu bir kayıt. Boubacar Traoré, Ali Farka Touré ve Oumou Sangaré gibi Mali orijinli müzisyenleri her zaman çok sevmişimdir. Kulağa gelen tınılar öylesine güçlü ve öylesine ruh dolu ki kendisinin müzisyenliği dışında vokallerde gösterdiği başarı ise takdire şayan. Rokia, vokalist olmasının yanısıra iyi bir şarkı yazarı ve gitarist. Afrika konserlerinde olsun ve diğer yerlerdeki konserlerde diğer etnik müzik icra eden sanatçılarla da iyi bir ilişki içerisinde. Dünya için ve kadın hakları için yararlı organizasyonlarda da yer alan sanatçının Beautiful Africa adlı albümü bundan bir önceki çalışmasından tam 5 sene sonra piyasaya sürüldü. 
          Mouneissa adlı ilk çalışmasını takiben Traoré, Wanita ve Tchamantché adlı albümleri belli bir başarı grafiği yakaladıktan sonra Nonesuch tarafından çıkarılan bu albümde Mali ülkesinin o pozitif melodilerini tekrardan bizi buluşturdu. Vokal ve gitarlarda Traoré’nin yer aldığı albümde İngiliz müzisyen John Parish’de misafir olarak yer alıyor. Bütün şarkıların yine Traoré tarafından yazıldığı, Bambara dilinde söylendiği ve İngiltere’de kaydedilen bu albümde öncelikli olarak Kouma, Ka Moun Kè ve Mélancolie şarkıları dikkat çekiyor. Etnik müzik seviyorsanız, dünya müziği sizi sarıp sarmalıyorsa bu funky şarkılara kayıtsız kalmamanız önerilir. 



RUTH MOODY
These Wilder Things
True North Records


        Hep Amerikalı folk sanatçıları tanıtacak değiliz ya bu sefer yönümüz daha kuzeye Kanada taraflarına gidiyor. Great Lake Swimmers gibi çok başarılı bir indie folk grubunu çıkaran ülke şimdi de genç Ruth Moody’i bize sunuyor. Moody aslen The Wailin’ Jennys adlı bir bluegrass/folk üyesi ancak hem solo çalışmaları hem de diğer sanatçılarla düet şeklinde ortaya çıkan eserleri de mevcut. These Wilder Things kendisinin ikinci solo albümü ve bu çalışmada iki adet sürpriz bizi bekliyor. Bunlardan birincisi Pockets adlı çalışmada Mark Knopfler’ın gitar ve vokali ile yer alması diğeri ise bir Bruce Springsteen şarkısı olan Dancing In The Dark’ın Moody tarafından folk tarzında yorumlanması. 
       Albümün geneline baktığımızda akustik enstrümanların bestelerde ve albümde çok yoğun kullanıldığına şahit olmaktayız. Yer yer yaylı enstrümanlarla desteklenen bu yapı çok nadir olarak elektrik gitar ile süslenmekte. Çok naif, eklektik olmayan, Amerikan ve İrlanda folkundan örnekler sunan ağır ve oldukça düz bir albüm These Wilder Things. İnsanlar arasındaki duygusal bağları kuvvetlendirmede oldukça rol oynayabilecek bu çalışma Miranda Lee Richards’ın Light of X adlı albümüyle de akrabalık bağları içerisinde durmakta. Yılın kendi tarzında en başarılı kayıtlarından.  


CRISTINA BRANCO
Alegria
Universal Music


      Portekiz müziği fado’nun tecrübeli temsilcilerinden olan Cristina Branco müziğe ilk başladığı yıllarda geleneksel fado’yu usulüyle icra ederek başarılı albümlere imza attı ve daha sonra kendisini albümlerinde jazz ve tango tarzındaki çalışmalarda da gördük. Portekiz dışında özellikle Fransa ve Hollanda’da çok büyük bir ilgi gören Branco, Não há só tangos em Paris adlı sentez albümüyle tango’ya göz kırpmış, hemen ardından gelen Alegria albümünde ise piyanolu fado çalışmalarına geri dönmüş bulunmakta. Bu albümün bir özelliği de şarkı isimlerine baktığımızda her bir şarkının bir kadın karakteri temsil ettiğini görmekteyiz. Cândida, Miriam, Deolinda, Aurora, Louise ve Carolina gibi karakterler üzerinden liriksel temalarının yaratıldığı bu güzel albümde Cherokee Louise adında bir Joni Mitchell yorumu da bulunuyor.              Piyanolu fado çalışmalarını Branco özellikle çok iyi yorumluyor ve Alegria albümünde Construção adlı bestede vals ritimleriyle buluşan o melodiler albümün gidişatını bir anda etkiliyor ve devamında ise bambaşka müzikal fikirlere gebe kalıyor bu albüm. O Lenço Da Carolina, Cândida ve Deolinda gibi şarkıların bu albüm için ne kadar önemli çalışmalar olduğu su götürmez bir gerçek ancak bir diğer önemli nokta da Branco’nun Corpo Iluminado adlı albümünden sonra gerçekleştirdiği en mükemmel çalışma da olabilir bu. 


MARIA ANA BOBONE
Fado & Piano
Capa Branca


      Maria Ana Bobone genç kuşak fado yorumcuları arasında en farklı konuma sahip isim. Diğer fado yorumcularının çoğu ya sokak şarkıcılığından ya da belli bir eğitim alıp da bu işi sergileyip klasik fado yorumunu dinleyiciye sunarken Maria Ana Bobone ilk vokal çalışmalarına kilise korosunda başlamış. Gotik katedrallerde şarkı söyleyerek ve çıkardığı albümlerdeki yorumlarında da hep bu barok etkiyi üzerinde taşımış bir isim. “Luz Destino”, “Senhora da Lapa” ve “Nome de Mar” albümleri hep bu tarzda oluşturulmuş yapıdayken son çıkardığı “Fado & Piano” ise gelenekselleşmiş klasik fado yorumlarından ziyade bu eserlerin klasik müzik ve piyano çerçevesinden yorumlarına yer vermektedir. 
     Etnik fado müziğinin çok ciddi enstrümanlarca yorumlanmış olması ilk değil, ayrıca ustalık isteyen bir iş ancak Maria Ana Bobone genç yaşına rağmen büyük bir ustalıkla bu işin altından kalkmayı becermiş. Cristina Branco’nun çıkardığı “Fado Tango” isimli albümüyle benzerlikler taşıyan bu çalışmayı türün sevenlerine öneririz. Ayrıca Bobone’nin sesini beğenip de geleneksel fado dinlemek isteyenlere de sanatçının “Nome de Mar” adlı albümünü dinlemelerini de salık veririz.


 
 IRIS DeMENT
Sing the Delta
Flariella


    Iris DeMent Amerikan folk şarkı yazarları arasında bir markadır ve şarkıcılığı ile 90’lı yılların başlarından beri adından söz ettirir. Ancak bu kadar az albüm çıkarmasına ve albümleri arasında yıl farkının bu kadar fazla olmasına karşın insanlar onun şarkılarıyla hüzünlenmeye devam ederler. Mark Knopfler, Chuck Leavell gibi isim yapmış müzisyenlerle de çalışan DeMent, ilk albümü “Infamous Angel” ile kült statüsüne erişmişti. 2004 yılında çıkan “Lifeline” albümü sonrası kayıplara karıştı ve tam 8 sene sonra onu folk listelerinde fırtına gibi esen “Sing the Delta” albümüyle yeniden dinleyebiliyoruz. 
     Üzerinde Emmylou Harris’in yoğun olarak etki taşıdığını belirtmemiz gerek ve bu albümde klasikleşmiş Amerikan folk’undan ziyade daha eski tarz country’e dönük duygusal çalışmaların var olduğunu söyleyebiliriz. Sesinden hiçbir şey kaybetmemiş, eski duygu yoğunluğunu da koruduğunu söylemekten çekinmeyeceğimizi de belirterek bu albümü folk çalışmalarından hoşlanan dinleyicilere öneririz.

babylon magazin @ baha

12 Haziran 2014 Perşembe

Çağrı Tozluoğlu Röportaj

ÇAĞRI TOZLUOĞLU RÖPORTAJ

Kendisi İngiliz Progresif Rock grubu Karnataka'nın klavyecisi olup grubun yeni albümü için çalışmalarda bulunmakta...

1 Öncelikle Karnataka ile beraber olmandan mutluluk duyuyorum. İngiltere maceran başlamadan önce İstanbul’da Timecrash ve Mavera isimli topluluklarda bulundun. O yıllar nasıldı? Bir müzik eğitimin var mı?

 Müzikle çok küçük yaşlardan beri uğraşıyorum. Bununla daha ileri yaşlardan beri uğraşan yok malum. :) Ortaokul yıllarımda memleketim Akşehir'de çeşitli tarzda müzikler yapan okul gruplarında ve korolarda çaldım. O yıllarda çok fazla Vangelis, Kitaro ve bizden Fahir Atakoğlu gibi klavye/piyano ağırlıklı müzik yapan fakat türlerinin sınırlarını esneten müzisyenleri dinliyordum, belki New Age'e yakın türler de denilebilir. Klavyenin üzerindeki 16 kanallı sequencer'la dinlediklerime benzer kayıtlar yapmaya çalışırdım. İstanbul macerası benim yatılı fen lisesine gelmemle başladı. Bu nedenle uzun bir süre enstrümanımdan uzakta kaldım. Okuldan kaçıp Kadıköy Pasajındaki bir müzik mağazasına gider orada piyano çalışırdım.  Timecrash grubu İstanbulda benim üniversite yıllarımda ve sonrasında Koray Dinçalp ve Ozan Oğuz ile birlikte emek verdiğimiz öncelikli olarak uğraştığım müzik projemdi. Oldukça tutkulu bir gruptu, konsept proje üzerinde müzik yazımıyla ve kayıtla ilgili birçok şeyi birlikte öğrendik. Bunun yanında üniversite döneminin verdiği garp yoğunluklar ve eleman arayışları vardı tabi. Bunun yanı sıra birçok başka türde müzik yapan gruplarla birlikte konserler verdim, yan projelerde rol aldım, Hilal Aslı ile çalıştığım Mavera bunlardan birisidir. Üniversite yıllarımda mümkün olduğunca özel derslere ve kurslarla performans ve kompozisyon yeteneklerimi geliştirmeye çalıştım. Kısa bir süre klasik müzik ve daha sonra jazz piyano ve teori dersleri aldım. Her ne kadar ikisi de hiçbir zaman istediğim seviyelere ulaşamadıysa da müziğe bakışımı önemli ölçüde etkiledi ve çalışma disiplinime katkıda bulundu.

2 Türkiye ile İngiltere’yi müzik ekipmanları, stüdyolar ve insanların müziğe bakışları açısından tartabilir misin? Sence İngiltere’de müzikle uğraşmak nasıl bir duygu?

İngiltere’de bence en önce bahsedilmesi gereken fark insanların müziğe ve müzisyenlere yaklaşımları. Her ne kadar bunda ekonomik faktörlerin yeri büyük olsa da sokaktaki ortalama insan müzikle çok daha fazla içli dışlı. Bizim konserlerimizde yüzlerce kilometre yol tepen insanlar oluyor. Diğer Avrupa ülkelerinden, Amerika'dan ve hatta Japonya'dan bizi izlemeye gelenler oldu geçen seneki turlarımızda. Bu yılın başında Karnataka ile ilk turnemizde kuş uçmaz kervan geçmez diyebileceğimiz yerlerde çok güzel salonlarda konserlerimiz oldu. Ben başta böyle bir yerdeki salona birilerinin gelebilme ihtimali konusunda endişeliyken, konser saati yaklaştığında salonun doldurduğumuzu görmek beni epey şaşırtmıştı. Seyirciler desteklerinin beğendikleri müziğin sürdürülebilmesi ve onu icra edenler açısından ne kadar önemli olduklarının farkındalar. İkinci soruna gelirsek. Burada çeşitli ekipmanlara ve bunların gerektirdiği servislere ulaşmak daha kolay. Bu benim gibi işi biraz daha müziğin teknolojik yanına yakın olanlar için epey bir rahatlık sağlıyor tabi.

3 Seni İngiltere’ye yönlendiren neydi ve Karnataka ile nasıl buluştun? Ian Jones’un bunda payı var mıydı?

Ben aslında eşimin doktorası için Londra'ya taşındım, tam anlamıyla hayatımda bir dönüm noktası oldu. Buraya geldiğimden itibaren aralarında çok önemli isimlerinde olduğu birçok grupla çalıştım. Daha sonra Karnataka'nın İnternet'e koyduğu bir ilana cevap verdim. Birlikte stüdyoya girdik ve sonra gruba kabul edildim.

4 Senin müzikal beğenilerine göre düşünürsek Karnataka müziği senin bakış açına göre senin için nerede duruyor? Beğenilerinle örtüşüyor mu? Karnataka müziğini daha önce biliyor muydun?

Genel olarak progressive rock/metal dinliyor olsamda aslında epey geniş bir spektrumda müzik dinleyen biriyim. Benim için müzik biraz bilmediğim görmediğim yerleri merakla gezmek gibi. O nedenle klasik, jazz, elektronik ne olursa olsun deneysel çalışmalar yapan müzisyenlerin eserlerini çok heyecanlandırıcı buluyorum. Halk müzikleri de, türküler de dinlerim yeri gelince. Pop müzik ve türevlerinin var olmalarına ve sanattan ziyade sermaye ile ilişkili olmalarına fikir olarak karşıyım, pek de dinlemem.

Karnataka'nın müziği yukarıda bahsettiğim birçok elementten besleniyor. The Gathering Light üzerinde çok çalışılmış bir albüm, progressive rock altyapısının üzerinde çok güzel işlenmiş orkestral düzenlemeler, etnik müzik ögeleri ve beni en çok kendine bağlayan derin ve detaylı atmosferik bir sound var bu albümde. Bunda Ian'ın müziği albüme iki albüm arasındaki uzun sürede ince ince sabırla işlemesindeki başarısının rolü büyük. Bence Ian grubun korucusu da olarak Karnataka'nın soundunun merkezini oluşturuyor. Enrico'nun gitarının ve müziğe bakışının da The Gathering Light albümünün sounduna etkisi azımsanamaz. Albümdeki müzisyenlik kalitesi de çok üst seviyede. Ian şahane melodik bass partileri yazan biri. Enrico'nun gitaristliği enstrümana hakim olmaktan ötede bir noktada, hergün karşılaştığınız gitaristlerden değil, enstrümanıyla kendi ruhunu tek parça etmiş kesinlikle dikkat edilmesi gereken bir gitarist. Karnataka'yı Türkiye’deyken duymuştum fakat İngiltere'nin kendine has bir müzik ortamı var. Grubun kitlesini büyüklüğünü anlamak için biraz İngiltere müzik ortamına aşina olmak gerekiyor.


5 Daha önceki klavyecilerden Jonathan Edwards Panic Room adlı gruba geçmişti ve daha sonra grupta yer alan Gonzalo Carreranın yerine geldin. O müzisyenlerin yarattığı melodilerin aynısını aynı tonlardan mı çalıyorsun yoksa kendinden kattığın ve şurası çok daha iyi olabilirdi. gibilerinden düşündüğün oluyor mu?

Ben parçaları başta olduğunca aslına sadık kalarak çalmaya gayret ederim. Klavyelerimi de benzeri toplarla programlamaya çalışıyorum fakat illaki daha önce oluşturduğum kendi ses bankalarımı kullanmayı sevdiğim için herşey benim kullanmayı sevdiğim sounda daha yakın oluyor. Daha sonra stüdyo ve konser maratonu başlıyor ve bu sırada artık parçaların asıl halinden ziyade grup içi etkileşimin ve canlı ortamın seni götürdüğü nokta önemli oluyor. Parçaları, melodileri çalışım bu sırada tekrar tekrar şekilleniyor.

6 Progressive Rock müziği son yıllarda birçok kişi tarafından dinlenmeye başladı ama yine de bu yeterli değil. Sence bunun çok kişi tarafından dinlenmemesinin sebepleri nedir ve Karnataka ile konsere çıktığınızda seyircinin tepkisi nasıl oluyor?

Progressive müzik orijinallik kaygısıyla ön plana çıkan ve emek isteyen bir müzik. Birçok şeyde olduğu gibi emek isteyen şeylerin büyük kitlelere ulaşması çok kolay olmuyor. Progressive rock hiç bir zaman müziğin fastfood'u olmadı ilerde de olması mümkün değil, çünkü bu müzik dinleyenine de çalanına da bir anlayışı temsil ediyor. Progressive müzik birçokları için sermayenin dayatması olan seri üretim ve tekdüzeliğin karşıtı olan müzik değil mi zaten.
Bizim çok tutkuyla bizi takip eden bir kitlemiz var. Geçen seneki turlarda grup kurulduğundan beri 60'dan fazla Karnataka konserine gelmiş dinleyicilerimiz vardı, grupla birlikte ben henüz 40 küsür konserde çaldım... Turlarda bizi tekrar tekrar farklı şehirlerde görmeye gelenler oldu. Artık bir süre sonra grubu takip edenlerle arkadaş gibi oluyorsun, onların yorumlarını dinlemek de çok önemli oluyor. Biz tabi sürekli elimizden geldiğince müziğimizi daha büyük kitlelere ulaştırmaya çalışıyoruz.

7 Genelde neler dinliyorsun? Porcupine Tree, Radiohead gibi yenilikçi gruplara mı ilgin var yoksa çok değişik müzik tarzlarından (heavy metal, klasik rock v.b) besleniyor musun?

Benim modern rock/metal sounduna karşı bir kulak alışkanlığım var, her ne kadar 70’ler dönemini zaman zaman dinlesem de sürekli dinleyebildiğimi söyleyemem. Genelde spektrumun biraz daha sert yanında kalan grupları dinliyorum ama daha önce de bahsettiğim gibi çok çeşitli bir dinleme zevkim var. Dream Theater, Porcupine Tree gibi müzikleriyle ve müzisyenlikleriyle kült haline gelmiş grupları tabiki birçok Prog sever gibi ben de takip ediyorum. Son zamanlarda Animals as Leaders, Anubis Gate, Enochian Theory, Darkwater, Aeon Zen gibi grupları dinliyorum. Diğer tarzlardan Pascal Schumacher, Esbjörn Svensson Trio ve Ramin Djawadi dinliyorum yine son zamanlarda.


8 Klavye ağırlıklı synthesizer müziğine bakış açın ve Synth Pop, Post Punk ve synth ağırlıklı elektronik müzikler hakkında neler düşünüyorsun? Bu tarzlar sence bir klavye müzisyenini besleyebilir mi?

Klavyeci için elektronik müziği anlamak, bilmek önemli bir şey. Sonuçta gitaristleri gruplarından izole edince tür yine rock çerçevesinde kalabiliyor fakat aynı durum klavye/synth müzisyeni için her zaman geçerli değil. Ben eskilerden Jean Michel Jarre, Kraftwerk, Klaus Schulze gibi isimleri severek dinlerim. Diğer daha farklı elektronik müzik türleri de yine kullandığın enstrümanın tamamen farklı bir konsept içinde nerelere ulaşabildiğini görebilmek açısından önemli. Örneğin Richard Barbieri elektronik müziğin epey merkezinde olan biri ve sesler üzerindeki yeteneğini progressive rock içinde en güzel kullanan örneklerden biri, çok beğenecek takip ettiğim bir müzisyen. Björk ve birlikte çalıştığı birçok elektronik müzisyen ve prodüktör de çok muhteşem ve enteresan işler çıkarıyorlar. Başka bir sürü eskiden ve yeniden örnek sıralamak mümkün...

9 Karnataka çok derin bir müzik icra ediyor ve Karnataka müziğinin sen de yarattığı duygular neler?

Benim için Karnataka'nın müziği en hareketli zamanlarında bile derinlerde acı dolu, duygulu bir müzik. Bir boşluğun içinde alıp yavaş yavaş içine çekip eritiyor sanki... Gerçi çok zaman çalmak benim melankolik ve karanlık yanlarımı tetikler. Muhtemelen yeni albümün atmosferi daha öncekilere göre biraz daha farklı olacak gibi görünüyor.

10 Yeni albüm çalışmalarınız ne zaman başlıyor? Gelecek planların neler? Bu yeni kadroyla bir umutla yola çıktınız ve umarım başarılı olursunuz.

Yeni albüm için parçaların yazımına zaten New Light Live albümünün prodüksiyonu sürerken başlamıştık. Turun Hollanda ayağı da bittikten sonra yeni albüm için çalışmalara ağırlık verdik. Hala daha yapılacak çok şey var, stüdyoda çok tutkulu ve yoğun bir çalışma sürdürüyoruz. Yakın zamanda internetten detayları öğrenmeye başlayacaksınız. Teşekkürler...

@ 2013

Karnataka Röportaj

     Geniş açılımlı Progresif Rock’ın bir diğer yüzü de müziğine folk ve etnik öğeler süsleyen kadın vokalli inanılmaz topluluklar. Bu grupların başını 70’lerde Renaissance, Pentangle gibi İngiliz topluluklar çekerken sonraki zamanlarda ise en başta Mostly Autumn, Iona, Panic Room, The Reasoning ve Polonya’dan Travellers gibi gruplar devam ettirdi ve hala devam ettirmeyi sürdürüyor. Bu gruplar arasında İngiliz topluluk Karnataka ise kendine özgü müziğiyle diğerlerinden keskin çizgilerle ayrılıyor. Mostly Autumn daha rock bir havada müziğini sergilerken Karnataka ise daha folky bir havada müziğini yorumluyor. Grubun kendi adını taşıyan albümü ve sonraki “The Storm” kaydı kendi çevrelerinde isimlerinin duyulmasını sağlamıştı. Sonraki “Delicate Flame of Desire” ise artık grubun kendini kanıtladığı çok üstün bir albüm olarak müzik tarihine geçti. Vokallerde yer alan Rachel Jones grubu neredeyse tek başına sırtlıyordu ve o güzel sesiyle inanılmaz ambiyanslar yaratmıştı. 7 sene albüm yapmaya ara veren toplulukta inanılmaz bir kadro değişimi olup ardından “The Gathering”i çıkardılar ve o sene birçok dergi tarafından yere göğe sığdırılamadılar. Gerçekten de bu albüm Karnataka’nın en iyisiydi, o etnik, arabik melodiler birçok fanın gruba yaklaşmasını sağladı. Ardından grupta yeniden kadro değişimi meydana gelip tekrar çalışmaya başladılar. Bu sırada klavyeye ise Çağrı Tozluoğlu geçmişti ve bu sürede bir canlı kayıt albümü piyasaya sürdüler. Albüm için ise çalışmalar hızla sürmekte. Sorularımı öncelikle grubun basisti Ian Jones’a yönelttim.



Öncelikle merhabalar ve sizinle röportaj yapabildiğim için sevinçliyim. Ayrıca, sizi uzun süredir takip eden sıkı bir hayran olduğumu da eklemek isterim. İngiltere / İtalya / Hollanda turneniz nasıldı? Umduğunuz geri dönüşü alabildiniz mi hayranlardan?

 Merhaba! Turnelerin hepsi çok iyi geçti, teşekkürler. Hayranların reaksiyonları inanılmazdı ve turneler bir sonraki stüdyo albümümüz için yeni materyaller üretmemize de yardımcı oldu. Canlı çalmak grup için her zaman önemli olmuştur - bu stüdyodakinden çok farklı bir tecrübe oluyor ve şarkı düzenlemeleri konusunda yaratıcı takılabiliyorsunuz. Ek olarak, bu sayede hayranlarla etkileşim fırsatı da yakalıyoruz - ve bu olayın çalışınızda ne kadar büyük bir fark yarattığına inanmak güç.

"Karnataka" ismi kulağa çok egzotik ve fantastik geliyor. Bu ismi nereden buldunuz?

 "Karnataka" ismi Hindistan orijinli bir kelime, oradaki bir bölgenin ismi. Birkaç yıl önce Karnataka'ya gidip, ormanda kamp yaparak vakit geçirmiştim. Bu harika bir deneyimdi. Fillerle iç içeydik, nehirde timsahlar vardı ve yılanlar ve akrepler! Grubu kurduğumda, kişisel olarak bana bir şeyler ifade eden bir isim aramıştım. Diğer yandan da, müziğimiz de ara sıra doğu etkili temalar içerdiğinden, doğu kökenli bir isim kullanmak bana uygun görünmüştü.

İçerisine Kelt ve orta-doğu melodileri de serpiştirilen, ama aslen İngiliz stili bir progresif müziği, kendi tarzınızda dinleyicilere sunuyorsunuz. Mostly Autumn, Magenta, Iona vb. gruplar arasında;  kendinize has, belirgin bir müzikal karakteriniz olduğu ve ayrı bir yerde durduğunuz da açık. Siz ne düşünüyorsunuz müziğiniz hakkında?

 Karnataka'nın kesinlikle kendine has bir "sound"u var, ve bence sadece prog müzikten gelenlerle sınırlandırılmayacak genişlikte bir ilham yelpazemizin olması oldukça önemli.Grup elemanlarının Doğu'dan, Güney Amerika'ya; cazdan folk'a vs. giden, oldukça farklı türlerle haşır neşir olduklarını söyleyebilirim. Müzik zevki konusunda hepimiz de oldukça açık fikirliyiz. Ayrıca, biz hiçbir zaman başka gruplar gibi bir müzik yapmaya çalışmadık - bazı artistlerden çok fazla ilham almak böyle bir risk yaratabiliyor, ve bence kimi zaman prog müzikte buna; yani kendi soundu ve karakterini oturtmak yerine, bazı spesifik sanatçılardan etkilenme olgusuna rastlanabiliyor, ve bu bir sorun oluşturabiliyor.


Yakın zamanda kadronuza Hayley Griffiths ve Çağrı Tozluoğlu'nu dâhil ettiniz. Çağrı'yı bazı önceki işlerinden biliyordum ve oldukça başarılı bir müzisyen. Onun kadroya dâhil olmasının hikâyesinden bize bahsedebilir misin? Böyle bir olayın gerçekleşmesi, Türkiye'de epey ses getirdi.

Çağrı, ulusal basına verdiğimiz ilan için bizimle kontak kurdu. Bir grup klavyeciyi deniyorduk, ve Çağrı'nın hem çalışından, hem de besteciliğinden çok etkilendik. Bizim müziğimizin hissiyatına çok uygundu ve kendi çalışıyla yepyeni bir şeyler de sundu. Çağrı, modern bir sound kullanmasının yanında, müzik teknolojisini de iyi bilen ve takip eden bir klavyeci. Hem çalma hem de yazım aşamalarında, olaya oldukça yaratıcı yaklaşabiliyor.

Hayley Griffiths hem kendisi, hem de sesi çok güzel bir bayan. Ayrıca, şarkılara kattığı duygu çok etkileyici. Lisa Fury ve Rachel'i de düşündüğümüzde, Hayley ve onun gruba kazandırdıkları hakkında neler söylersin?

Hayley'in güçlü, güzel bir sesi ve inanılmaz bir ses aralığı var, ve tam bir tutkuyla ve kendini tamamen vererek şarkıları söylüyor. Onu ilk dinlediğimizde anında etkilenmiştik, ayrıca kendisinin melodi yazış stili ve ilham aldığı şeyler soundumuzu varyasyonladı. Hayley, elbette ki Riverdance ve Michael Flatley's Lord of the Dance ile turladı, ve bu ona kimi en büyük sahnelerde performans sunma fırsatı verdi. Bu konuda oldukça deneyimli.

2004'ten beri birçok kadro değişimi yaşadınız. "Delicate Flame of Desire" albümünde yer alan kimi müzisyenler The Reasoning isimli grubu kurdular. Bu kadro değişimi gerçekten şart mıydı, yoksa sadece müzikal bir yön değişimi miydi sadece? Bizi biraz aydınlatır mısın?

Bazı sebeplerden ötürü 2004'deki ayrılmalar kaçınılmazdı, fakat her ne kadar o dönemler bizim için zorlu geçse de bizi olgunlaştırdı ve farklı yönlerimizi geliştirmemize yol açtı. Bana göre şu andaki müzisyenliğimiz çok daha güçlü. Enrico artık sounda çok fazla derinlik ve renk katan 3 boyutlu bir gitarist.


"The Gathering Light" albümünü çıkarmanız için tam 7 yıl bekledik. Tüm bu yıllar boyunca neler yapıyordunuz?
İlk kopuşların ardından uzun süreler farklı projeler için çalıştım ve grubu yeniden toplama nihai kararını verdiğimizde kadronun birlikte bir şeyler üretebilecek kimyada olup olmadığından emin olmak istedik. Hayranlarla yeniden bir bağ kurmak da önemliydi, bu sebeple ilk önce mümkün olduğunca turlamaya karar verdik.

Bana göre "The Gathering Light" sizin bu güne kadarki en başarılı albümünüz ve Lisa Fury'nin albümde yaptıkları gerçekten çok iyiydi. Sormak istediğim şey ise, Moment in Time ve Tide to Fall gibi parçalarda kullandığınız orta-doğu ve arabik melodilerle, ve bunu nasıl yapabildiğinizle alakalı olacak. Daha önceden de orta-doğu müzikleriyle uzun süredir haşır neşir miydiniz?

Orta-doğu ve arap müzikleriyle her zaman ilgiliydim ve Peter Gabriel, Loreena Mckennit gibi sanatçıların kendi müziklerine bu tınıları dâhil etmelerinden hoşlanırdım. Aslında bunu daha önceki albümlerde de daha fazla yapmak istemiştim, fakat buna fırsat hiç doğmamıştı. Bundan sonra Çağrı da kadromuzda olduğuna ve bu etkileri çok daha etkin biçimde müziğimizde kullanabileceğimize göre, bu işe daha da fazla eğilmeye hevesliyim.

Biraz da "The Gathering Light" için nasıl hazırlandığınızı ve çalıştığınızı anlatabilir misin? Ek olarak, Lisa Fury neden gruptan ayrılmıştı? Bu albümü çıkardıktan sonra, Rick Wakeman'dan bile övgüler aldınız. Ne diyorsunuz bu duruma?

"The Gathering Light"taki şarkıların çoğu 2006-2009 yılları arasında yazıldı, kayıt ve prodüksiyon süresinde ise birkaç kısım daha eklendi. Albüm kaydı benim stüdyomda yapıldı ve 18 aydan fazla sürdü. Çok büyük ve kompleks bir prodüksiyona kalkıştık. Daha önceki albümlerde kimi basit yaylı düzenlemeleri kullanmıştık, ama "The Gathering Light"ta bunu daha ileriye götürmeyi düşündüm ve böylelikle bir yaylılar kuartetiyle birlikte, Huw McDowell (ELO)'ın çello partisyonları kayıtta yer buldu. Albümü bitirdiğimizde Lisa bize Avustralya'ya yerleşmeyi planladığını söyleyip gruptan ayrılmıştı, böylelikle onun yerine yeni bir eleman bakınmaya zaten karar vermiştik.
Rick Wakeman'dan övgüler almak çok büyük bir onurdu! Bir Yes hayranı olarak, kendisi tarafından coşkulu biçimde övülmek gerçekten çok özeldi. Radyo programlarında da bize büyük destek veriyor Rick.


Kadrosunda Lisa Fury, Steve Evans, Ian Simmons gibi isimleri barındıran "Chasing the Monsoon" projesi ne alemde? Herhangi bir gelişme var mı? Yakın zamanda bir albüm beklemeli miyiz?

"Chasing the Monsoon" projesi umuyorum ki bir zaman gerçekleşecek. Neredeyse bitmiş bir albüm kaydımız hazır. Hepimiz de başka projelerle çok meşgulüz, o yüzden bunu biraz bekletiyoruz şimdilik, fakat umarım yakın zamanda geri dönüp kaydı sonlandırabiliriz.

Müziğinizde folk ve rock müziği kaynaştırırken, saykedelik ve pop elementleriyle de onu süslüyorsunuz. Fairport, Convention ve Pentangle gibiİngiliz progresif folk gruplarından hiç etkilendiniz mi? Birçok tarzdan ilham alan müziğiniz hakkında neler söylersiniz?

Ben şahsen bu gruplardan çok; Genesis, Marillion, Yes ve Pink Floyd gibi progresif gruplardan, ve ayrıca Clannad, Loreena McKennit, All About Eve ve Within Temptation gibi progresif olarak görülmeyen sanatçılardan daha fazla etkilendim.

Rahatlatıcı ve huzurlu müziğiniz, duyguları ön plana çıkartıyor. Ben müziğinizle bazen bu dünyadaki kötülüklerden kaçıp, uzak bir yere hayali bir yolculuk yapıyorum. Böylesi bir müzik yapabilmenizin bir sırrı var mı? Büyüleyici ve canlı bir atmosferiniz olduğunu reddetmek zor.

Müziği yazarken bizi motive eden şeylerden biri, sizi müzikal veya duygusal bir yolculuğa çıkarması gerektiğidir bence, fakat ben bizim şarkılarımızın bireysel yolculuklar olması fikrini seviyorum. Belki de bu müziğe gerçeklerden uzaklaşma boyutu katıyor.

The Gathering Light ve Forsaken Light gibi şarkılarınızda sinematografik bir hissiyat var. Sinemayı seviyor musunuz? En sevdiğiniz yönetmenler ve onların en sevdiğiniz filmleri hangileridir? Alan Parker ve filmi "The Wall" hakkında neler düşünüyorsunuz?

Evet, az önce konuştuğumuz yolculuk fikriyle paralel bir durum. Bu, müzikal olduğu kadar görsel de bir durum ve belki de dinleyicilerin müziği dinlerken yolculuğu gözlerinin önüne getirmesini de sağlamak için bilinçaltısal bir çaba gösteriyoruzdur. Grupta hepimiz sinemayı çok seviyoruz ve sanırım bu müziğe görsel yaklaşım konusunda da aynı durumu paylaşıyoruz galiba. Müzikte uğraşılan şey, görsel imgelerden faydalanamadan o imgeyi müzikle yaratmaya çalışmaktır ve salt müzikle bunu başarabilmek kolay değil.
Kişisel olarak favori yönetmenlerim: Martin Scorsese, David Lynch, Tim Burton, David Cronenberg, Quentin Tarantino, Terry Gilliam, Spielberg,  Sam Mendes,  Peter Jackson, Clint Eastwood, Coen kardeşler, Steven Soderbergh, Ang Lee,  Lars von Trier.
Alan Parker'ın "The Wall"da hem albüm çok başarılı bir biçimde görselleştirilmişti, hem de İngiltere'nin çok tuhaf bir politik döneminde gösterime girmişti bu yapıt. Gerald Scarfe'nin animasyonları, albümdeki videolarla güçlü bir bağlantı da kurarak, filme gerçek anlamda çok şey katmıştı.

Favori İngiliz progresif rock grupların hangileri? Yes ve Jethro Tull gibi geleneksel grupları mı, yoksa Porcupine Tree gibi modern oluşumları mı tercih ediyorsun?

Dinleyici olarak, sevdiğim müzikler oldukça geniş bir yelpazede. Genesis, Yes, Ping Floyd gibi prog gruplarının büyük bir fanıyken, aynı zamanda Gary Numan, Human League, Depeche Mode  gibi farklı türdeki grupları da hep dinlerdim - hala da bazen dinliyorum; ama Porcupine Tree, Flaming Lips, Mercury Rev gibi yeni gruplardan da keyif alıyorum.

Radiohead "OK Computer"ı çıkardığında, müzik dergilerinde "Önümüzdeki 20 yılı etkileyecek bir albümdür bu." gibi spekülasyonlar yapıldı. Sen de böyle mi düşünüyorsun?

Radiohead'in "OK COMPUTER" albümü kesinlikle bir dönüm noktası eseridir, ve birçok grup etkilenimlerini sayarken bu albümün de ismini verir. Bence Radiohead "gerçek" progresif gruplardan biridir - geçmişteki bir şeyi yeniden yorumlamak yerine, deneysellik zihniyetini orjinal biçimde ileriye taşıyan bir gruptur. Bu albüm 16 yıl önce piyasaya çıktı,  birçokları için hala bir ilham kaynağı olmayı sürdürmesi de,  eserin büyüklüğünün kanıtı gibidir.


Son zamanlarda progresif rock'ın önemli internet sitelerinde de çok popüler olmuş olan, progresif müziğin alt türleri hakkındaki düşüncelerin neler? Tarzı crossover prog, neo-prog, prog related gibi türlere bölmek gerçekten gerekli mi sence?

Bence prog etiketi bazen aşırı fazla kullanılıyor ve bana göre progresif olan birçok müzik başkasına göre olmuyor. Sanırım "prog" bazen, Genesis gibi eski prog gruplara sound olarak benzerliği vurgulayan bir sıfat olarak kullanılıyor, fakat ben bu tür bir nostaljiklikten ziyade "progressive" (ilerlemeci) gruplar için bu ibareyi kullanmayı tercih ediyorum. Björk gibi sanatçıları "prog" değil, ama progressive (ilerlemeci) olarak değerlendiriyorum. Türlerin tehlikeli tarafı, grupları belli kalıpları kullanmaya itebiliyorlar, yani bir türe uymak için müziklerinden deneyselliği hiçe sayabiliyor gruplar. Müziğin satılış biçimi duruma iyi gelmiyor, çünkü müzik, daha kolay pazarlanması adına kategorize ediliyor.

Bildiğim kadarıyla şu dönemde konserlerle meşgulsünüz, peki bir sonraki stüdyo albümünüz için ne zaman çalışmaya başlayacaksınız? Ya da, bir sonraki ürününüz yeni bir canlı kayıt mı olacak? Düşünceleriniz ve planlarınız nelerdir?

Konser vermekten hepimiz zevk alıyoruz, ve turlamanın grubu ileriye götürdüğünü ve böylece daha iyi bir takım olmamızı sağladığını hissediyoruz. Canlı albüm / DVD kaydedip piyasaya sürmek, yeni grup elemanlarını hayranlara -özellikle bizi turnelerde izleme fırsatı bulamayanlara- tanıtmada iyi bir yöntem. Yeni albümü kaydetmeye zaten başlamıştık, ve yine albümde yer alacak yeni materyaller yazmaya da devam ediyoruz.

Sorular bu kadardı Ian. Zaman ayırdığın ve cevapların için teşekkürler. Eğer gelebilirseniz, sizi Türkiye'de izlemek ve ağırlamak çok güzel olur.

Türkiye'ye gelip çalmak harika olurdu! Aynı zamanda orası Çağrı'nın memleketi olduğundan, çok özel de bir konser vermiş olurduk.

@2013
*Çeviriler için Özgür Durakoğulları’na çok teşekkürler…

2 Haziran 2014 Pazartesi

Hope To Find - Our Story About You

Hope To Find ve Our Story About You
Mireille Music
2014

          Aslında şahsen tanıdığım insanlarla müzik muhabbetine girmek bana çok farklı düşünceler ve fikirler katsa da konuştuğunuz insanların müzisyen olması ve albüm çıkarması da sizi gururlandırıyor. Türkiye gibi bir ülkede dünyaca çok benimsenmemiş ama kemik bir dinleyici kitlesi olan bir ana müzik türünün temsilcisi olmak zor olsa da bunun çok yararlarını ve pozitif yanlarını görmüyor değiliz. E sonucunda kaliteli müzik dinliyoruz öyle değil mi? Özellikle biz ciddi dinleyiciler bir müziği detaylı bir şekilde dinliyorsak ve önümüzdeki bir materyali öylesine geçiştirerek yorumlamayız. Alabildiğince geniş çerçevede düşünerek bir şeyler tartışmaya açar o konu üzerinde düşüncelerimizi yoğunlaştırırız. Bunu çoğumuz yapıyoruz.

       Türkiye’de progresif ve avangart müziğin icracısı olmak başlı başına yoğun bir çalıştırma gerektiriyor. Öyle ki siz bir materyal sunarken belki de yıllar evvelinden çalışmaya başlıyorsunuz ve ona göre bir çalışma hazırlıyorsunuz. Çok fazla “power/progressive metal” ya da “progressive etkili power metal” gibi sentez olayına girmeden bu türler arasındaki çizgiyi derinden çizmek gerekiyor. Hope To Find gibi ülkemizin nice güzide progresif/psikedelik topluluklarından olan İhtiyaç Molası, Nemrud, daha sert müzik icra eden Comma, artık dağılmış olan Disenchant ve İTÜ’lü Timecrash v.b. gruplar bir şekilde dinleyicisine ulaşabilmiş ama bunun devamını getirememiştir. Ya yabancı sözlü şarkı yazmaktan vazgeçmiş, kimisi zaman içerisinde Türkçe sözlüye dönmüş,  ya da Nemrud grubu gibi takdire şayan albümler ortaya çıkarmıştır. Bundan seneler evvelinden 90’lı yıllarda Bayt Gadol elemanlarından oluşan ve davulda Onur Ertem’in olduğu Requiem adlı topluluk da progresif müziğine olan katkısı yadsınamaz gruplarındandı ama maalesef bunun devamını getiremediler. Progresif Metal olarak ise Comma’nın “Elusive Dreams” adlı albümü bu türde Türkiye’den çıkmış safi örneklerden birisidir. Hope To Find ise merkezi İstanbul’da olmamasına rağmen kendini çok kolay kabul ettirmeye başlamış, hem besteleriyle ilginç olabilmiş, hem de enstrüman yetenekleri olan icra düzeyi yüksek müzisyenlerden oluşmuş ülkemizin yepyeni topluluklarından birisidir.

        Ülkemizdeki ve dünya genelinde şimdiye kadar yapılan sert progresif metal müziğine bakın ya Dream Theater ya da Pain of Salvation’dan besleniyor veya daha gerilere gidilirse RUSH gibi bir dev topluluktan da söz edilmekte… 2000’lerle birlikte bu düşünce yerini bambaşka topluluklarla besledi ve artık yepyeni türler ve yepyeni açılımlarla müzik dünyası sentez ve deneysel çalışmalarla karşı karşıya kaldı. Ülkemizdeki progresif müzik yapan topluluklara dikkat edin Comma, Dream Theater ve Queensrÿche’dan, Disenchant yine ve yine Dream Theater etkili müzik yapıyordu. Ancak bu durum o döneme göre kaçınılmazdı. Artık yeni kurulan gruplar ya Tool’dan ya da Tesseract’den feyz alabiliyorlar. Hope To Find’ın 2009 yılında çıkan “Still Constant” adlı EP’si ise bu alanda bu yapıyı biraz kırmıştır. Çünkü topluluk Dream Theater ve Pain of Salvation’dan aldığı feyz ile bunu “neo progressive” sularına bulaştırarak bir anlamda farklılığını kanıtladı. Bunun sebebi ise müzikal yapıdaki o sofistike düşüncelerdi. Grup ana akım müzik gruplarından beslenip kendi müzikal düşüncelerince çok değişik fikirler yaratarak bu EP’yi çıkardı. “Witness of Happiness”in içindeki dinamik yapı yerini bir sonraki “neo progressive” başyapıtı diyebileceğim “City Soul”a bırakıyordu ki bu bestenin içeriği ise direkt olarak Enchant’ın ilk dönemlerinde gördüğümüz duygusal pasajlar ve Polonyalı topluluk Satellite’ın da denediği o modern yapının bir başka benzeridir. Bu yapıyı ise Türk progresif müzik gruplarında şimdiye kadar kullanan hiç olmamıştır. Bu farklılığı yaratan en önemli unsurlardan birisi de klavyenin oldukça düşsel yansımasıydı.

        2014 yılında çıkan “Our Story About You” ise biraz önce bahsettiğim EP’deki yapının bir farklı versiyonu ve daha da geliştirilmiş biçimidir. Hope To Find’ın kadrosundaki değişimler gruba artı bir etki kazandırmış. Bunu da bestelerin içeriğindeki yeterli derecedeki ince nüanslardan anlayabiliyorsunuz. Artık Hope To Find’ın beste karakteri olarak kabul edeceğimiz “sakin giderken aniden patlama” durumlarını burada da yaşıyoruz ve gerçekten de bir şarkı yumuşak olarak başlayıp kendisini bir anda sert kulvarda bulabiliyor. Biz ise bestenin hangi tarafa gideceğini bilemememiz Hope To Find’ın müzikal zekâsının bir ürünü. Daha doğrusu şarkı yazarı/gitarist Zafer Yüksel’in Hope To Find’a kazandırdığı bir yapı. Bu albümde yer alan bütün müzisyenler genellikle progresif müzikte yer alan ve birçok müzisyenin yapmaktan zevk aldığı ama aslında hiç gerek olmayan “farklı bir şeyler yapayım diye enstrüman merkezli kasış” olayına girmemiş. Her şey olabildiğince sade çalınmış ve yoğun olan tek bir tonlama, beyni yoran tek bir melodi bile yok. Bu bence artı bir noktadır. Onun dışında Heavy Metal kısmı biraz arka plana alınarak şarkılardaki o “neo progressive” hava daha ön plana alınmış. Bana göre bu bir progresif metal kaydı değil aksine ülkemizin “neo progressive” alanındaki ilk ürünü bence. 

         Vokalist Mert Erdem’in dinleyene kırılganlık hissi veren çok farklı bir ses tonu var. Kelimeleri öylesine ince detaylarla yorumluyor ki nakarat kısımlarında sesini, tizlerini yükselterek insana duygusal anlar yaşatabiliyor. Sert pasajlarda ise gerektirdiği gibi söyleyebiliyor. Bana kalırsa kendisi İngiliz grup Big Big Train’in 1994 albümü “Goodbye To The Age Of Steam”de söyleyen Martin Read, Sieges Even vokalisti Arno Menses’in ve Polonyalı grup Millenium’un muhteşem vokalisti Łukasz Gall’in o tertemiz vokal hissiyatını içinde taşıyor. Bu haliyle birçok “neo progressive rock” grubunda tartışmasız vokalistlik yapabileceğini düşünüyorum. Şarkı yazarı/gitarist Zafer Yüksel’in EP’den beri gördüğümüz şekilde bu albümdeki bestelerde daha bir sadelik göze çarpıyor. Özellikle tonlamalarda bir parça ileri giderek ve daha çiğ bir yapı kullanarak besteleri olabildiğince kendi halinde bırakmış. Bazı bestelerdeki gitar sololarda ana melodi kısımlarında Enchant’ın “Wounded” ve “Time Lost” albümlerinde gitarist Douglas A.Ott’un kullandığı gibi melodik ve duygusal kullanıp tonlamaları da bu şekilde yaparak bir anlamda albümün genel karakterini ortaya çıkarmış. Davuldaki Yavuz Sözkan pek fazla teknikal hareketlere girmeden olabildiğince sade çalış stiliyle bestelere olumlu etki etmiş. Özellikle zil kullanımı ve melodik arayışlarda bulunmasını başarılı buldum diyebilirim. Gruba yeni giren basist Koray Ergünay’ı ise solo albümünden ve caz için yaptığı çalışmalardan tanıyorum. Kendisinin yer aldığı caz konserlerini izlediğimden albümde neler yapabileceğini tahmin ediyordum ki bestelere o kendine özgü tonunu yerleştirip ve caz partisyonlarını da aralara sıkıştırması beni pek şaşırtmadı. Gerçekten de çok iyi bir müzisyen. Klavyede yer alan Alper Dağalp ise beni pek şaşırtmayan müzisyenlerden birisi. “Still Constant” da yaptığı farklı ton hareketleriyle klavye üzerinde denediği inanılmaz çalışmaları sayesinde grubun kendisi sayesinde çok büyük bir kazanç sağladığı ortada.

       “Still Constant” nerede bitiyorsa oradan başlayan “Our Story About You” “Suddenly” şarkısındaki Mert’in vokalleri sayesinde nasıl bir albümle karşı karşıya kalabileceğimizin sinyalleri verilmiş oluyor. Bundan yıllar önce Alper Dağalp ile albümde farklı bir enstrüman tınısı kullanmalarının iyi olacağını söylemiştim ve “Suddenly”deki akordeon tınıları bunun cevabı oldu. Besteler hakkında çok fazla detaya inmeden yukarıda bahsettiğim grubun genel müzikal karakterinin bir örneği de “Yesterday, Today, Tomorrow”da yer alıyor. Yumuşak bir şekilde başlayan beste aniden ne tarafa gideceğini bilemeyeceğiniz bir yapıya dönüşüyor. Tıpkı Shadow Gallery’nin “Tyranny” albümünde yer alan “Ghost of a Chance”i gibi… Ardından gelen “Gently Broken” ise safi bir “neo progressive” eseri.  Zaten albüme yayılmış bir Big Big Train, Jadis, Sieges Even ve ilk dönem Enchant havası mevcut. Ayrıca şunu da belirtmeliyim ki “Our Story About You”, Polonyalı grup Millenium’un “Puzzles” adlı albümüyle ve yine Polonyalı grup Moonrise’ın 2012 yılı albümü “Stopover-Life”ı ile de akrabalık bağları içerisinde. Neden böyle düşünüyorum? Çünkü Mert Erdem’in vokalleri, Zafer Yüksel’in çok sert olmayan gitar tonları, farklı bir enstrüman tınısı ve en önemlisi tavır yüzünden akrabalık bağları yüksek. Pozitif olan sound yüzünden, umutlu olan, umut hissi veren, huzur hissi veren şarkılar yüzünden akrabalık bağları yüksek. Şöyle örnek verilebilir; Polonyalı topluluk Moonrise, progresif rock için farklı bir entrüman olan saksafonu “Stopover-Life” albümünde kullanarak çok romantik ve duygusal bir albüm yaratmıştır. Bu şarkıların gidişatını öyle değiştiriyor ki bir anda katarsis yaşamaya bile maruz kalıyorsunuz. Hope To Find’da buna yaklaşarak bir anlamda tavır olarak buna benzer bir şey deneyerek başarılı olmuştur. Bunun ardından “Through The Window”un girişi bana oldukça hüzünlü geldi. Bunun sebebi de tınısındaki o ince duygusal melodiler olabilir. Bundan başka “Kaleidoscope”un sonunda Koray Ergünay işi o caz bas partisyonları dudak ısırtıcı. Albümün en uzun bestesi sayılan “Alienation” ise gelecekte grubun klasikleşmiş şarkıları arasına girebilecek derecede usta işi bir şarkı. Akılda kalıcılığı bir yana modern ile geçmiş dönemin “neo progressive” havasını içerisinde taşıyor.


        Hope To Find “Our Story About You” ile bugün ana akım progressive rock’ın önemli bir kolu olan “neo progressive” tarzında çok başarılı bir albüm ortaya koymuş durumda. Gelecekte eğer bunu yazmak istemem ama dağılma sürecine girmezlerse ve bu tarzda devam edip müziklerini çok daha geliştirmeye elverişli bir yapı ortaya koyarlarsa çok daha iyi yerlere gelebileceklerine şüphem yok. Çünkü yaptıkları müzik içerisine yeni bir şeyler eklemeye çok elverişli.  “Our Story About You” şarkılarıyla devleşen, dinleyene pozitif bir his dünyası sunan bir albüm. Grubun sürekli çalışma içerisinde olması, yepyeni ve farklı çalışmalar sergilemesi ise en büyük dileğim.

9/10

Walden - Wenn die ersten Blätter fallen

WALDEN - Wenn die ersten Blätter fallen
Magda'nın yalnızlığı.

          Hayatı sürekli yarış içinde geçmiş, sokaklar arasında koşuşturmuş, insanlar arasında debelenmiş bir varlığın yaşam karşısında var oluş sebebini idrak etme ve bir yerlere kaçıp gitme isteği bir birey için kazanım olabiliyor. Sonu gelmeyecekmiş gibi görünen kalabalığın içerisine dalıp "ben burada ne yapıyorum, hayata dair kendim için gelecekte ne yapabilirim, alıp başımı buralardan çekip gitsem tek başıma yaşasam kendim için mutluluğu biraz olsun yakalayabilir miyim?" gibilerinden sorular insanın içinde aslında bir kaçış isteğini de tetikliyor.

       İnsanın iç dünyasına yolculuk yapması bir anlamda onu özgürleştirir. Doğa ile bütünleşmek, o mistik dünyanın kapılarını aralamak, bir dağın eteğinde bacaklarını birbirine kavuşturup o ağaçlardaki yaprakların savruluşuna bakmak veya saatlerce o yemyeşil otların üstüne yatıp o masmavi güzelliği karşında izlemek elbette bu yolculuğun daha da içselleşmesini sağlayacaktır. Doğa, insanın konuşmasına da yardımcı olur, insanı tetikler.  Çok yoğun melankolik duygularla bezenmiş insanların anlatacak hikayeleri de acıdır. Anlattıkça, o her biri öte yana savrulan yapraklar gibi, sözcükler içinde depreşir de depreşir. Bazen 1.5 dakikalık bir gitar senfonisi bile size bütün doğayı sunar, bütün çıplaklığıyla...

        Kaçış edebiyatı değil anlatmak istediğim, Münih ile Stuttgart arasında eski bir yerleşim yeri olan Augsburg'da yaşayan Danijel Zambo'nun müziğiyle hissettirdikleridir bunlar.  Zaman buldukça doğaya kaçan ve çok mistik fotoğraflar çeken Danijel, hayatının büyük bir bölümünde ise o büyülü dünyaya kapılarını açıyor. Huzurun, aksi duyguların tarifini de yadsımazsak melankolinin, o tarif edilmez nesnelerin dünyasına giriş yapmamızı sağlıyor. Danijel'in doğa ile iç içe olmasının sebebi de o doğa annenin bahşettiklerine karşı beslediği o yüce sevgi ve hayranlık derecesinde bağlılık oluyor.

          Doğa annenin bir insanı nasıl da böylesine aşık edebildiği ve o insanın da doğa uğruna ne serenadlar bestelediği aşikar. Kendisinin elektronik etkili çalışmaları yanında folk ve neofolk eserleriyle de ilgilenmesi onun çok detaylı ve geniş bir müzikal fikirlere sahip olduğunu gösteriyor. Alman neofolk sahnesinin ne kadar da geniş olduğu biliniyor fakat yer altındaki böylesine inci taneler bir bir ortaya çıkıyor ve bize gün yüzlerini gösteriyorlar. Danijel'in Walden ismindeki bu projesinde 2012 yılında sınırlı sayıda piyasaya sürüldüğü o kopyada My Dying Bride'ın The Cry Of Mankind, Burzum'un Hvis Lyset Tar Oss, Katatonia'nın Nowhere, Dark Throne'un Transilvanian Hunger gibi eserlerin klasik/akustik gitar eşliğinde yorumlanması benim oldukça ilgimi çekmişti ve bunu başarılı da buldum. Ardından gelen Walden isimli aynı adlı çalışmada ise fotoğraf sanatçısı Antonio Vicheva'nın çalışmaları kullanılmış ve müzikal olarak ise Norveç'in o melankolik ve mistik doğasının temel alındığı besteler üretilmiştir. Böylesine güzel doğa fotoğraflarıyla birlikte o dramatik akustik gitar ezgileri bu konsept çalışmasının başarısını da iki katına çıkarmıştır. Bu çalışma elbette Empyrium eserlerini ve Ulver'in o mükemmel Kveldssanger adlı çalışmasını anımsatmaktadır.

         Walden'in son çıkardığı 2013 yılı albümü Wenn die ersten Blätter fallen(when the first leaves are falling) ise Danijel'in yine tek proje olarak ortaya sunduğu ancak bu sefer Empyrium etkilerinin daha fazla görüldüğü bir çalışma. Sadece bu da değil, Tenhi'nin o etnik süslemelerinin de etkisinde kaldığı ve ucundan kıyısından Ulver taraflarından beslendiği mükemmel bir çalışma olmuş diyebilirim. Son derece naif 10 adet melankolik eserin yer aldığı bu albüm kış mevsimine adanmış bir ağıttır. Zaten albümle aynı adı taşıyan çalışmanın ilk duyulduğu anda bunu hissedeceksiniz, doğa sizi karşılayacak.

        Neden çok yoğun bir şekilde akustik enstrümanların kullanıldığını eleştirmekten öte özellikle bu albümde yaylıların da kullanıldığına şahit oluyorum. Klavye ile verilen ani patlamaların nedeninin ise Tenhi müziğinden alındığını düşünmekten kendimi alıkoymuyorum.  Wanderin im Moor gibi romantik eserlerin, koroların, vals vari melodilerin ve minimalist yaratım sürecinin bu albümün her noktasına nüfuz etmesinin memnuniyetliğini yaşayarak Danijel'in müzikal fikirlerinin ne kadar da sofistike düzeyde olduğunu kolaylıkla anlayabiliyorum.

       2:52 süreye sahip Sonne Erhelt Das Nebelmeer'in kısa süreliğine de olsa bir insana arkadaşlık etmesi ona geçmişini hatırlatması elbette olası bir durum ancak öbür yandan bu barış dolu melodiler kendi içinde ters çevrilip insana acı da verebiliyor. Müzik ile resim çizmek böyle bir şey olmalı. Karakterli verilen o tınılar bir yaprağın ağaçtan salınıp düşüşüne benziyor ve siz ne olduğunu çok iyi hayal edebiliyorsunuz. Doğa tasvirinin melodilerle bu denli içsel yapıldığına çok az şahit olmuşumdur. Doğa tasviri ve yalnızlık. Bu albüm bunu çok iyi yaşatıyor, gerçekten.


      Belki de, belki de bu müziğin tarifi Kieślowski'nin "Krótki film o milosci" adlı filminin son sahnelerinde yüzümüze vurulmuş Magda'nın yalnızlığıdır. 

1 Haziran 2014 Pazar

The Pineapple Thief - Variations on a Dream

THE PINEAPPLE THIEF – Variations on a Dream

Bu benim için sonun başlangıcıdır.

         Hayata karşı kırılganlıkları hiç bitmeyen birisi Bruce Soord. İngiliz rock müziğinin oldukça geri planında durması, pek ön planda yer almaması kendi pasif kişiliğinden kaynaklanan bir unsur sadece. Yaşamında yer aldığı hayatların onu aniden bırakışı, detaylarında var olan bazı duyguları ön plana sürükleyemeyişi sonucunda duygularında patlak veren bir isyanı da beraberinde getiririyordu. Şarkı sözlerinde kendi hayatından kesitler, sonu gelmeyen pişmanlıklar, acılar ve “bu benim için sonun başlangıcıdır.” diye yalvararak haykırdığı o dizeler. Bruce Soord aslında bir şairdir, hüzün şairidir. Bize bahşedilmiş, onun iç dünyasını şarkılarında anlamamız için gönderilmiş eşsiz bir müzisyendir. Bugün herhangi bir müzik topluluğunun önderi konumunda olan müzisyenlere çok farklı yaftalar yapıştırabiliyoruz ve bunların bazısı da oldukça abartılı yorumlar oluyor ancak Bruce Soord için bu sanırım geçerli olmayacaktır. Çünkü İngiliz dinleyiciler başta olmak üzere grubun çok kemik bir kitlesi var ve kendisi bu duygusunu yaşadıklarıyla, yazdıklarıyla ve besteledikleriyle çok ön planda olmasa bile insana natürel bir şekilde yaşatıyor ve yansıtıyor.

           Müzik ile ciddi bir şekilde ilgilenmesi Vulgar Unicorn adlı progresif rock yapan bir toplulukla olmuştu. Vulgar Unicorn bugün pek bilinmeyen ve sadece araştırıcı yönü olan dinleyicilerin bildiği bir topluluk olmaktan öteye de gidememiştir ki zaten bu macerayı da kendisi fazla sürdürmedi. Soord her zaman kendini geliştiren yeniliklere açık bir müzisyen kimliği sergilemiştir ki bunu The Pineapple Thief kurulduktan sonra icra ettiği o modern müzikalite sonucunda anlayabiliyoruz. Kendisi Progresif müzikte hiçbir zaman gelenekçi olmamış ve daima gelişimi amaç edinmiş ve yepyeni tonlamalar ve şarkı yapıları (bkn. Remember Us) geliştirmiştir. Zaman içerisinde daha da gelişerek progresif müzik içerisinde var olacak bir indie yapıyı da takip etmiştir. Soord’un etkilenimlerinden biraz bahsedecek olursam beni götürecek olan yerlerden ilki Porcupine Tree ve Steven Wilson ekolü olmuştur. Gerçektende grubun müzikal seçimleri her ne kadar biraz farklı olsa da Wilson kendisini epeyce etkiler. Bunun dışında Radiohead ve Thom Yorke’da Soord için önemli duraklardan birisidir ve özellikle vokalleri konusunda Thom Yorke’dan epeyce feyz alır kendisi. Ayrıca Smashing Pumpkins’in Billy Corgan’ından da söyleyiş tarzındaki o nüansları kapar. Pink Floyd ve Ozric Tentacles gibi topluluklarda kendi modern müziğinin geliştirilmesinde epeyce rol oynayan isimlerdendir.


         2000’lere gelmeden progresif rock’ta modern ve deneysel yaklaşımlarla karşılaşmak pek olası değildi ancak bazı yerel isimler kendi çapında çok farklı çalışmalar denemişti. Radiohead’in çok farklı fikirlerle müzik tarihinde devrim niteliği taşıyan albümlerini piyasaya sürmesi sadece farklı tarzlardaki sanatçıları etkilemedi, bunun yanında çok geleneksel olan ve adeta içine giremeyeceğiniz o progresif dünyası da bundan nasibini aldı. Bu düşüncenin ilk meyvelerindendi The Pineapple Thief. Zaten İngiliz bir topluluksanız bundan nasip almamanız imkânsız gibidir. Kısmen amatör bakış açısının sergilendiği Abducting The Unicorn” ve “137” gibi albümlerde müzikte bu yeniliğin devrimci hareketlerini gözlemleyebiliyor ve elektronik etkileşimlerle ayyuka çıkan bambaşka fikirlerle hazırlanmış o detaylı melodileri duymaktan da memnun oluyordunuz.

            “The Pineapple Thief’in o dönem ki müziğinin içerisinde Coldplay duyuyorum” gibi cümleler de kendi dinleyicileri arasında epey sohbet konusu olmuştur. 2000’li yılların başlangıcında bazı modern progresif rock grupları Coldplay, Babylon Zoo gibi topluluklardan da feyz almıştı. Bunu da Variations on a Dream albümüyle beyinlere iyice kazıdı. Bu albüm modern progresif rock türünün en saygı gören albümlerinden bir tanesidir, hatta başlangıcı da neredeyse bu çalışmayla olmuştur. Pure Reason Revolution, Gazpacho, Flamborough Head daha piyasada yokken onlar vardı. Porcupine Tree ile birlikte iki koldan giderek bunu gerçekleştirdiler.

       Variations on a Dream, Bruce Soord’un bir gurur abidesidir. This Will Remain Unspoken, umutsuz haykırışların yer aldığı Vapor Trails, alternatif soslu Run Me Through, olağanüstü melodilerin yer aldığı The Bitter Pill, senfonik ve baştan çıkarıcı geçişlerin yer aldığı Resident Alien, elektronik müziğin had safhada etkilerinin duyulduğu muhteşem şarkı Sooner or Later ve 16 dakikalık başyapıt Remember Us yüzünden az kişi hasta olmamıştır bu gruba. Kullanılan gitar tonları çok sert değildir. Sadece Part Zero şarkısında biraz sert kullanılmıştır. Onun dışında alternatif müziğin en detaylı melodilerini duyabileceğiniz bir albümdür. Aşırı karamsarlık içermez ancak Soord’un söyleyiş tarzı açısından yaptığı bazı geçişler neticesinde sizi çok depresif hallere sokabilir. Kendisi bu konuda usta konumdadır.


          Bu albümden sonra birçok yerel topluluk kurulmuş ve müzikal olarak da neredeyse benzer yapıları kullanarak progresif müziğe katkı sağlamıştır. İlk defa bu çalışmayla da The Pineapple Thief Radiohead ve Porcupine Tree arasında kalmış ve şeytanın bacağını bir türlü kıramamıştır ki grubun en büyük problemi de bu olmuştur. Hoş, Bruce Soord için bu çok önemli değil. Popüler olma kaygısı taşımayan bir müzisyen ve kendi yolunda inceden inceden ilerliyor. Şu da bir gerçek ki Steven Wilson kadar üretken bir besteci, dünyaya olabildiğince karamsar bakan bir müzisyen ve değeri çok büyük bir topluluk. Her ne kadar görülmese de…


Prospekt - The Colourless Sunrise

PROSPEKT - The Colourless Sunrise
Uyanış.

      Kapakta kullanılan dizayn, kompozisyonlar, detaylı içerikler, bağlı bulunduğunuz plak şirketi, çalıştığınız miksajcılar ve prodüktörler, oluşturduğunuz besteler ve enstrümanlara hakimiyetiniz ne kadar doğru seçilirse başarılı olma şansınız da epey yüksek olabiliyor. Bundan yıllar önce Sensory, Inside Out gibi Progressive Rock/Metal şirketlerinden gelen promoların kapaklarına baktığımda hangisinin metal hangisinin rock'a daha yakın olduğunu tahmin edebiliyordum. Hatta bazılarının orjinal cd'sini bile dinlemeden almışlığım var. Sonucun ise mükemmel olduğunun farkındaydım. Çünkü bu konuda hiç yanılmazdım ve iyi bir ürün kendini kapağıyla içeriğiyle ele veriyor derdim. Zaman geçtikçe bunun seyreldiğini farkettim. Özellikle 2000'lerle gelen yoğun müzik türü furyasıya birlikte her türde kalitenin azaldığını, artık sadece müzik yapmak için müzik yapan gruplarla karşılaştığımı zannediyorum. Diğer türler bir yana özellikle progresif metal konusunda geçmiş dönemlerde iyi bir kayıt yaratamama gibi bir süreç ile karşı karşıya kalındığını düşünüyorum. Bunun sebepleri çok çeşitli olsa da artık bazı prodüktörler çok yoğun soundları kullanarak yepyeni bir tarz yarattılar tür içerisinde. Bu geleneksel dediğimiz Vanden Plas, Threshold ve Shadow Gallery gibi grupların dışında çok teknik müzik yapan topluluklar zenginlik dışında bir çıkmazı de getirdi beraberinde. Çünkü her grup birbirine benzemeye başlamıştı artık ve orjinal işler çok fazla gelmemeye başladı. Bu sebeple İngiltere'den doğan Prospekt grubu da bu düşünceyi destekler nitelikte bir müzik sergiliyor fakat ortaya çıkarılan müzik o kadar iyi ki bu nasıl yazıya dökülür bilmiyorum.

      İngiltere'den çıkan Threshold, Aeon Zen, Linear Sphere ve Tesseract dışında çok fazla ünlü progresif metal grubu yoktur. Tabi bunlardan bazıları avantgart müzik sergiler kendi içerisinde fakat hepsi aynı tür içerisinde kabul görmektedir. Yazının başında belirttiğim dizayn, kompozisyonlar, detaylı içerikler, bağlı bulunduğunuz plak şirketi, çalıştığınız miksajcılar ve prodüktörler konusunda Prospekt topluluğu tam anlamıyla sınıfı geçmiş durumdadır. Çok iyi bir müzik şirketi olan Sensory'den çıkan bu ilk albüm, içerisindeki her bestenin çok detaylı işlenmesiyle oluşturulmuş yağ gibi bir soundu içerisinde taşıyan bir yapıyı da beraberinde getiriyor. Nasıl böyle olmasın ki? Bir kere Periphery'nin "This Time It's Personal"ında çalışan prodüktörü Adam "Nolly" Getgood ile çalışıyorsunuz ve çalıştığınız miksajcı ise Opeth, Amon Amarth, Symphony X, Katatonia, Amorphis ve Orphaned Land'den tanıdığımız Jens Bogren. Evet, grup bu isimlerle çalışmış. Zaten buradan belli oluyor nasıl bir kayıt ile karşı karşıya kalacağımız. Besteler oldukça teknikal düzenlemelerle oluşturulmuş. Hem klavyede ve aynı zamanda vokalist olan Richard Marshall grubu deyim yerindeyse sırtlamış. Seçilen klavye tonları geleneksel progresif metal gruplarının kullandığı gibi sade ve nitelikli. Öyle Jordan Rudess'in kullandığı gibi çok yoğun ve anlamsız öğeler içermiyor. Sade ve direkt olmuş.

       Richard Marshall'ın sesi ise çok fazla tizlerden gitmeyerek kararında söylüyor şarkıları. Sesinin rengi oldukça güzel ve duygusal olarak şarkılara o hissi verebiliyor. Grubun kuruluşunda yer alan gitarist Lee Luland çok iyi bir ton seçmiş besteleri yorumlarken, bu ise şarkıları dinlerken çok yormuyor. Teknik anlamda dudak ısırtıcı bir performans sergilediği kesin olmakla birlikte davulda yer alan Blake Richardson (Between the Buried and Me)ise şu zamanda "benim" diyen bir sürü davulcudan çok daha iyi çalmakta... Bunu albümün bestelerindeki performanslarına bakarak yazıyorum.

"The Colourless Sunrise"ın albüm kapağı ve kullanılan logo klasik bir progresif metal grubu olduğunu destekler nitelikte duruyor. Şarkıların genel havası ise çok melodik yaklaşımlı, epik anlamda başarılı tatlar veren, jazz ve fusion'a göz kırpan, kompleks ritimlerin çok yoğun olarak yer aldığı Meshuggah, Opeth, Dream Theater, Circus Maximus, Vanden Plas, Threshold ve Symphony X gibi gruplardan etkilendiğini gizlemiyor. Lee Luland'ın gitar üzerindeki tarzı ise John Petrucci ve Michael Romeo ekseninde dönüp duruyor. Kullanılan gitar sololar olsun ve karakterler olsun hepsi çok başarılı. Ritim gitarlar özellikle çok  hiperaktif. Michael Romeo'nun "Iconoclast" şarkısında kullanılan o dinamikliği hissedebiliyorsunuz. Dinlerken ise yoğun duygudan kendinizi alamıyorsunuz. Ayrıca gitaristin ile davulcunun birlikte yarattığı o performanslar aklınızdan çıkmayacak.

Girişte yer alan "A Desolate Kingdom" bir progressive power metal klasiği olmaya aday bir şarkı. Sonradan gelen muhteşem "Dissident Priests" ve ardından bu güzel yolculuğu gerçekleştiren "Shroud", 14 dakikalık epik "The Colourless Sunrise" gibi şarkılar bu albümün en iyileri.


2013 yılında türün en başarılı örnekleri arasına giren bu çalışma sadece bu yönüyle değil başarılı bir ilk albüm olma özelliğiyle de başı çekiyor. Adam "Nolly" Getgood ve Jens Bogren gibi dahi müzisyenlerin elinin değdiği bu albüm tür içerisinde nerede yer alacak bunu da zaman gösterecek.