20 Ocak 2013 Pazar

Myrath - Desert Call


Myrath - Desert Call
Sahra çölünden kederin fırtınalarına...
2010

        Tunus; Kuzey Afrika’nın bir zamanlar Fransız boyunduruğunda kalmış ve Sahra Çölü’nün içerisinde kendi kültürlerini yaşayabilen yalnız ülkesi. Ülkenin çok iyi seslere sahip pop şarkıcıları bulunmakla birlikte Arap müziğinin etkisini içerisinde taşıyan caz ve rock yorumcuları da bulunmaktadır. Bu zenginlik içerisinde kalmış ve daha 20’li yaşların hemen başlarında olan gitarist Malek Ben Arbia tarafından kurulan ve “efsane” anlamına gelen Myrath, power-progresif metal müziğin son dönemdeki en iyi isimlerinden birisi olmaya aday.
Daha önceleri kendi kurduğu yerel gruplarda Death ve Symphony X şarkıları yorumlayan Malek, Fransa’da gitar eğitimi almasından sonra Myrath gibi yarı orijinal bir projeye merhaba dedi. Babasının desteğiyle daha küçük yaşlarda müzikle tanışan bu gitarist, yaşı ilerledikçe ve daha tecrübe kazandıkça adından söz ettireceğe benziyor. Çünkü bu yaşta yaptıkları pek sıradan şeyler değil.

       Myrath’ın müziği power metal kalıplarında sıkışmış progresif öğelerin kaynaşması şeklinde duyulsa da aslında müziğin altyapısına yerleşmiş üstün teknikalite ve zengin melodilerin buluştuğu bir sentezi içerisinde barındırıyor. Symphony X’in son dönemlerdeki albüm sound’larından etkilenimler, Adagio’nun, Vanden Plas’ın, Dream Theater ve Kamelot’un yer yer Myrath’ın müziğine tesir edişi de bu sentez durumunu iyi açıklıyor. Evet, bu saydığım isimlerden etkilenerek bir sürü topluluk kurulmuştur ve ne yazık ki çoğunun melodi düzenekleri ve sesleri de birbirine benziyor. Ancak Myrath burada farklılığını kanıtlıyor. Bu farklılığın sebebi de beste içerisine yerleştirilmiş yoğun bir oryantal yapıdan kaynaklanıyor. Bu yapının içerisine ise bir mühendis titizliğinde öyle güzel öğeler eklenmiş ki Anadolu seslerine yakın olan bizlerin kalplerini çelebilecek düzeyde çok iyi şarkılar hazırlamışlar.

       Gruba gelen yeni vokalist Zaher Zorgati’nin arabesk gırtlağı sonucunda inanılmaz nüanslar yakalanarak besteler daha da çeşitlenmiş. Geride sanki doğaçlama olarak takılan darbuka vuruşları ise bu çeşitliliği daha da arttırmış. Yurt dışı yorumlarında bu grubu Orphaned Land ile karşılaştırmak (şimdi değil) epeyce popüler olmuş durumdaydı ama gerçekten de Myrath’ın yaptığı iş takdire şayan ve gümbür gümbür geliyorlar. İlk albümünü 2007 yılında “Hope” ismiyle çıkaran bu topluluk ikinci albümü “Desert Call” ile progresif müziğin en iyi sitelerinden çok başarılı puanlar alarak 2010 yılına sağlam bir şekilde girdi. Prodüktörlüğünü Adagio’dan klavyeci Kevin Codfert’in yaptığı bu çalışma ile grup birçok progresif müzik yazarını da şaşkınlığa uğratmış.

        “Desert Call” bir versiyonu Arapça diğer versiyonu İngilizce olan Forever And A Day ile başlıyor. Albüme ise Arapça versiyonunu koyarak daha iyi bir seçim yaptıklarını yazabilirim. Vokalist Zaher Zorgati’nin Arapça kelimelerle ve Arabik gırtlakla süslediği bu enfes şarkıda geleneksel yanında modern melodilerin ve modern söyleyiş tarzının iyi bir karışımına rastlayabiliyoruz. Gerilerdeki efektli darbuka vuruşlarının yanında Malek’in ne kadar da doğru bir tonlamayla gitar sound’u oluşturduğuna şahit oluyoruz. Hiçbir enstrümanın diğerini domine etmeyecek (özellikle klavyeler) şekilde ayarlanması da bir anlamda iyi bir prodüksiyon örneğini gösteriyor bize.

        İkinci şarkı "Tempests Of Sorrow" yer yer Death etkilerini üzerinde barındırırken Zorgati’nin nakarat kısımlarındaki enfes gırtlak oyunları inanılmaz derecede iyi. Albümle aynı adı taşıyan darbukası bol “Desert Call”, oryantal ritimlerle başlayıp sizi nereye götüreceğini tahmin bile edemeyeceğiniz "Madness", yaklaşık on bir dakikalık bir duygu şaheseri "Silent Cries" üzerinde konuşulması ve incelenmesi gereken şarkılar. Silent Cries son dönemlerde çokça yapılan uzun şarkı formatlarına iyi bir örnek ama bu şarkı tam anlamıyla Vanden Plas etkileriyle ve gitar sololarıyla ayrıksı bir kimlik çiziyor ve darbukalar her zamanki gibi susmuyor.
Bugün Türkiye'de fantezi müzik (aslında çok önceden beri bu tabir kullanılır) diye tabir edilen türün başka bir örneğini de Myrath "Memories" adlı şarkıyla bize duyurmuş oldu. Sonlarında yer alan gitar sololar ve koral vokaller çok nefis. Eğer oryantal melodilerden hoşlanıyorsanız bu şarkıyı defalarca dinlememeniz olanaksız. Albümün diğer bir canavarı da "No Turning Back". Şarkının hemen girişindeki klavye melodisi size çok tanıdık gelecektir.

         "Desert Call” üzerinde konuşulması gereken iyi bir albüm. Bu çalışma belki bazılarımızı çok etkilemeyecek ama unutmamalıdır ki böyle kayıtlar çok çıkmıyor. Çıkışı Orphaned Land’in son albümüyle yakın zamana gelen bu çalışma zamanla kendisini hissettirecek.

Redemption - Snowfall On Judgment Day


Redemption - Snowfall On Judgment Day
Kıyamet gününde kar yağışı.
2009

       1990’ların başlarında Dream Theater ile başlayan progresif metal fırtınası zaman zaman “süper grup” fikirleriyle donatılıp dururken bu türde Amerika’nın ciddi üstünlüğü her hâlinden belli olmaktaydı. Dream Theater’ın “Images And Words” ile başlattığı bu yolda, kendi müziklerinde oluşturduğu geleneksel kalıpları kullanması, yani thrash metal etkisi, yoğun klavye pasajları ve virtüöziteye varan teknik müzikal yaklaşımlar sonucunda gelinen nokta tek bir şeyi gösteriyordu: öncü olmak. Zaman içerisinde Dream Theater bu geleneksel kalıpları bırakıp çok farklı nehirlere kendini atınca, geride kalanlar da bu eski fikirleri daha da genişletmek için canla başla çalışmaktalar.

       Şöyle baktığımızda önümüzde çok fazla örnek yok. Progresif metalde bir yandan Blotted Science, Canvas Solaris ve Degree Absolute gibi deneysel ve teknik müzik projeleri varken bir yandan da bu klasik fikirleri devam ettirmeye çalışan Vanden Plas, Threshold ve Shadow Gallery gibi gruplar mevcut. Amerika çıkışlı Redemption’ı da bu bağlamda klasik fikirleri sürdüren gruplar mertebesine dâhil edebiliriz. Redemption, grup elemanlarının Symphony X, Fates Warning, Prymary ve Balance Of Power gibi nitelikli topluluklardan oluştuğu bir “süper grup” projesi. Gitarist ve klavyeci Nicolas van Dyk’in patronu olduğu bu topluluk 2003 yılındaki kendi adlarını taşıyan ilk albümleriyle -Symphony X desteği ile- bir yerlere gelmeyi amaçlamıştı. Ardından 2005 yılındaki “The Fullness of Time”ın başarısı ve sonraki albüm olan “The Origins of Ruin” ile bunu devam ettirmesi sonucunda geldikleri nokta ise “Snowfall On Judgment Day”i gösteriyor.
Redemption’ın müziği hiçbir zaman teknik öğelerle çok fazla süslenmemiştir. Power metalden aldıkları bazı kalıpları “teknik-düz-teknik-düz” şeklinde beste içerisine adapte edip klavyelerle beraber kompleks öğelerle süslemeyi amaçlarlar. Bunun en güzel örneğini “The Fullness of Time” albümünde çok iyi görmüştük. “Snowfall On Judgment Day” albümünde de bu yapı aynen korunmakta, fakat bu sefer bunu daha da geliştirerek önümüze çok açık bir şekilde sundular. Vokalist Ray Alder’in müthiş performansı, gitaristlerin zaman zaman thrash metal etkilerini göz ardı etmeyip o kesik kesik rifleri kullanışı, yeni alınan klavyeci Greg Hoshariah’ın grubun sound’unu daha da çeşitlendirmesi bize bu albüm hakkında ipuçları sunuyor.

        Öncelikle bu albümün en dikkat çekici yanı ses kalitesi olmakla birlikte grubun önceki albümleri dikkatle dinlendiğinde bu konuda hep bir şeyler eksikmiş gibi görünmekteydi. Sonuç olarak bu sorunun bu albümle çözülmesi ve artı olarak bestelerin hepsinin deyim yerindeyse “yağ gibi akması”da çok önemli bir özellik ihtiva ediyor. Bu düşünceden hareketle “Snowfall On Judgment Day”in Vanden Plas’ın “Christ 0”sundan veya Dali’s Dilemma’nın “Manifesto For Futurism” şaheserinden hiçbir eksiği yok.

       İlk şarkı Peel’in güzelliğine dikkat çekerek buradaki gitar melodilerinin nakarat bölümlerindeki vokal melodilerine uyarlanması sonucunda klasik bir Redemption bestesi dinliyoruz. Davulcu Chris Quirarte’nin ritmik ve kompleks ataklarıyla birlikte gitar-klavye oyunlarının da albümün açılışındaki bu şarkıya çok yakıştığını düşünüyorum.

       İkinci şarkı Walls ise albümün gidişatındaki en iyi bestelerden olduğu, klavyelerin ve ritim gitarların birlikte çok iyi açılımlar sergilediği bir şarkı. Ray Alder’in vokal melodileri çok zekice yazılmış ve bu sayede de albüme çok rahat alışabiliyorsunuz. Leviathan Rising özellikle ritim gitarlarda power metal etkilerinin olduğu, klavyeci Greg Hoshariah’ın kendini bir nebze gösterdiği iyi bir çalışma olmuş.

     Ardından gelen Black And White World ise bu albümün en iyi bestesi olarak karşımıza çıkıyor. Bir Redemption sound’u ortaya çıkarıldıysa bunun en güzel örneğini yaşatıyor bu şarkı. Symphony X etkileri, Alder’in içten vokalleri ve klavyelerin klasik tonları bu besteyi daha da öncelikli bir konuma getirmiş.

      Dream Theater’dan James Labrie’ın konuk olduğu Another Day Dies, Hammond org tonlarının kullanıldığı Keep Breathing ve 11 dakikalık epik Love Kills Us All/Life in One Day ise albümün keskin şarkılarından üç tanesi.

      “Snowfall On Judgment Day” ile grup kariyerinin en başarılı albümlerinden birisine imzasını attı. “The Fullness of Time”ın sound’unun daha da geliştirildiği, çok tatmin edici gitar soloların bulunduğu, gruptaki bütün müzisyenlerin birbirleriyle uyumunun had safhada olduğu ve bu sebeple de başarının kaçınılmaz olarak sergilendiği, geçtiğimiz senenin en iyi albümlerinden birisiydi.
Ve evet, kapağı çok güzel, hem de çok!

19 Ocak 2013 Cumartesi

Jessica Pratt - Jessica Pratt

JESSICA PRATT
Jessica Pratt
2012

Freak Folk'un yeni yüzü.
          Indie Folk’un günümüzde çok daha dinlenilir olmasıyla beraber onun çok uzaktan arkadaşı olmayan ancak yine belli ölçüde farklılıklar içeren freak folk dünyasında da hareketlenmeler olmuyor değil. Biraz saykodelik ve barok tınlamalı akustik çalınımlı bestelerden oluşan freak folk dünyasının avant-garde işlerle buluşması iç içe olması aslında gözlenen bir şey. Çünkü bestelerdeki o yalınlık bir yana içerisindeki sıra dışı notaları kulağınız hemen algılıyor ve böyle deneysel işlere de meraklıysanız hemen yakalıyor sizi. Bütün bu notalar diyarında gezinip dururken çok saf bir şekilde yorumlanmış, süslemelere maruz bırakılmaksızın bestelenmiş bu güzel şarkıların sahipleri 60’lı yılların sonlarından beri bir şekilde müzik dünyasını esir alıyor. 70’li yıllarda da iyice birleşen bu kitle neredeyse bir imece usulü çıkarılan albümler ve sonrasında da kadın vokalli folk dünyasının kendi içerisinde apayrı bir tarz oluşturması. Joni Mitchell, Vashti Bunyan, Sibylle Baier, Bridget St.John,  Judee Sill, Linda Perhacs, Karen Dalton… Bu gibi isimlerin dünyasında çerçeve kazanan bu tarz günümüzde de geçerliliğini yitirmiş değil. San Francisco dolaylarından gelen Jessica Pratt ise bu halkanın en yeni ismi. Tamamiyle adını andığımız isimler gibi safi bir folk yapmıyor, günümüzden esinlenmelerle böyle biraz lo-fi, biraz indie havası da yok değil Jessica’nın.

        Townes Van Zandt’ın ilk dönem albümlerinde yer alan o naif bestelerin etkisini üzerinde taşıyor Jessica Pratt tarzı. Ayrıca genç yaşında yitip gitmiş ve ancak yitirildikten sonra değeri anlaşılmış “Pink Moon” ozanı Nick Drake ile de akrabalık bağları çok yüksek. Pratt’ın sesinde var olan o ambiyans vari tonlamalar, yankılı kaydedilmiş o sesler ve hüzünlü-umutlu ikileminden geçmiş o hissiyatı sayesinde dinleyicileri direkt olarak 60’ların sonuna ve 70’li yılların başlarına dek götürmekte. Sadece bu da değil Elliott Smith’de seviyorsanız size hiç uzak gelmeyecek ülkelerden geliyor o tınısı. Siyah beyaz albüm kapağındaki kendi fotoğrafının ardında çok büyük bir dünya gizli. Kendi fotoğrafı gibi siyah beyaz. Bazen anlaşılmaz, bazen tutkulu ama hep naif, hep yumuşak tonlardan geziniyor şarkıları. Müzikal yaşamında annesinin kendisini ne kadar çok etkilediğini belirtiyor ve Tim Buckley v.b folk sanatçılarının sesleri evimizden hiç eksik olmazdı diye de iliştiriyor kelime aralarına. Lirikal etkilenimlerini ise Bob Dylan, Ginsberg ve Rimbaud’dan yana kullanıp kendisini çok beslediklerini düşünüyor. “Night Faces” o kadar tozlu geliyor ki kulağa sanki bu kayıt 70’li yıllardan sesleniyor dinleyiciye. Gün sonunda bir tatlı ninni gibi sizi uğurlayacak çok etkileyici “Half Twain the Jesse”, kendisiyle bir iç hesaplaşmaya tutuşan ve kalp kırıklıklarından bahseden “Titles Under Pressure” albümün en iyilerinden ama her şarkı kendi içerisinde çok yoğun duygular barındırıyor. “Eğer etkilenimlerden konuşacaksak en temel etkilenimlerim 60’lı yılların Los Angeles’ı, erken dönem Buffalo Springfield ve Gram Parsons.” diye ekliyor sevgili Pratt.

       Yağmur yağarken kafanızı pencereye dayayıp o yağmurun tınılarını hissetmek kadar güzel bir his veriyor dinleyiciye onun müziği. Kafanızı çevirip eski bir dostu aniden görmek gibi heyecanlı. Sadece gitar ve çıplak sesiyle büyüyen devleşen bir Jessica Pratt.

2012@yolcantaları

Journey - Eclipse

Journey - Eclipse
Aşk Tutulması.
2011


      Efsaneleşmiş müzik toplulukları sanki and içmişler gibi hayatlarımızı etkilemeye devam ediyorlar. Tür farkı gözetmeksizin kastettiğim bu düşüncede müziğin uçsuz bucaksız deryası içerisinde bizi oradan oraya sürüklüyor ve hayatımızda yepyeni yolculuklara gebe bırakıyor. Yıllar onlardan hiçbir şey almamış gibi aynı hisle bize duygularını iletiyor ve her zaman ilettiği bu duygularla hayatın herhangi bir zamanında aynı tutkuyla aşkı yaşamamıza izin veriyor gibi geliyor. Çoğu zaman da öyle değil midir? Bir şarkıyı dinlersiniz ve o şarkıyı içinizde yaşarsınız. Çünkü o notaları duygusal dünya içerisinde bir başkasıyla -bu bir sevgili de olabilir- kendinizle özdeşleştirmişsinizdir. Seneler geçer ve o şarkıyı dinlediğinizde aynı hisleri taşırsınız. Deniz kenarında veya yolda güneş batarken güneşe doğru yürüdüğünüzde o hisler sizi bırakmaz. İşte Journey şarkıları böyledir. Bir Faithfully, bir Send Her My Love, bir Still She Cries veya When I Think Of You böyle bir şeydir. Size içinizde bir Aşk tutulması yaşatır ve yıllar sonra onu hatırladığınızda arkanıza dönüp sadece bir gülümsersiniz. Gülümsersiniz ve bir deniz kenarı havasını içinize çekip ayaklarınız kumlarda iz bırakırken ayrılırsınız o kumsaldan.

      İşte böylesine hisleri, işte insana dair insanın duygularına hitap edebilecek en saf notaların sahibi bu gruba dair söylenebilecek çok söz vardır. İki göz birbirine bakarken tarif edilemeyecek o aşk bu notalarda gizlidir. Ayrılıklar, beklenti içindeki duygular, ulaşılmaz ve kavuşulmamış ve hiç yaşanmamış sevgilerde bu notalarda saklıdır. Onlar bu duyguların sürrealist şairleridir.

    Bir önceki Journey albümü “Revelation’ı tarif ederken grubun geçirdiği evrimden de bahsetmiştik. Yazının başında dedik: “efsaneleşmiş müzik toplulukları sanki and içmişler gibi hayatlarımızı etkilemeye devam ediyorlar.” Evet, çok doğru. Şöyle bir bakın, birçoğumuzun dinlemediği hatta çok önce dinleyip de unuttuğu topuluklar bir bir yeni ürünlerini piyasaya sürmüşler. Magnum “The Visitation”ı çıkarmış, Asia “Omega”, Uriah Heep ise 2011 albümü “Into The Wild” ile geri döndü. Journey belki de bunların içerisinde en sivrileni olmuş ve “Eclipse” ile sevenlerini hem şaşırtmış hem de kendi hanesine bir başyapıt eklemiş. Whitesnake ve Mr.Big çıkardıkları albümlerle pek bir sönük kalmış ama Journey her zaman kitlesini sevindirmeyi başarmıştır.

       Yeni vokalist Arnel Pineda’nın girmesiyle çok büyük bir şans elde eden topluluk, aldıkları her yeni vokalistle Steve Perry’yi yaşatmayı sürdürüyor. Arnel Pineda öncesi Steve Augeri ile beraberken de bu böyleydi. “Eclipse”, Journey’nin farklı kulvarları denediği modern bir çalışma gibi duruyor. Ne “Trail By Fire’a benziyor ne de 2008 albümü “Revelation“a. Daha çok 80′lerde ortaya çıkardıkları “Departure”, “Frontiers” ve “Escape” albümlerinin sert şarkılarının daha modernize edilmiş hali gibi duruyor. “Trial By Fire“, “Arrival” ve “Revelation” gibi albümler daha melodik rock ve AOR kıvamındayken, “Eclipse” daha çok melodik hard rock kulvarında geziniyor. Evet, Journey bu haliyle daha da rock olmuş, müzikleri daha da sertleştirerek bir anlamda hayranlarını da ters köşeye yatırıyor.

      Neal Schon rock dünyasının duygu anlamında kaliteli isimlerinden birisi. Çok iyi şarkılar yazıyor ve çok detaylı ve duygusal anlamda hisleri yoğun sololar atabiliyor. Kendisi bu albümün can damarı konumunda bulunuyor. Çünkü tonlamalar ve modernize edilen sesler gitara göre ayarlanmış ve bu da albümün daha da sert olmasını sağlamış. Daha önceki albümlerindeki bazı bestelerde bunu klavye ve piyano hallediyordu. Vokalist Arnel Pineda bilindik Steve Perry stiliyle söylüyor ve dinamik şarkılarda ne kadar da usta olduğunu kanıtlıyor.

      City Of Hope çok güçlü bir açılış şarkısı, ancak sonlarına doğru çok sertleşiyor ve “Vay be! Bu Journey mi?” diyebiliyorsunuz. İnanılmaz melodi bindirmeleri var şarkının. Edge Of The Moment belki de albümün en farklı, en progresif bestesi. Neal Schon gerçekten de çok farklı melodiler bulmuş. Melodik rock grubu Unruly Child’ın “When Worlds Collide” albümünün ayrıksı şarkıları gibi olmuş neredeyse. Bu şarkıda Arnel Pineda’nın söyleyiş tarzı inanılmaz bir şekilde James LaBrie’a benzemiş. Balad gibi başlayan Chain Of Love da sizi yanıltmasın, çünkü bu bir balad değil taş gibi bir rock şarkısı.

          Tantra, özlediğimiz Journey baladlarına bir örnek ve bir After All These Years’dan ya da Loved By You’dan hiç farkı yok. Anything Is Possible, Schon’un nefis tonlamalı melodileriyle başlayan, Pineda’nın ise kelimelerin üstüne basa basa söylediği ilginç bir şarkı. Albüm devam ediyor ve ruh kaybolmuyor. Resonate ise “Eclipse”in kalbi durumunda bir şarkı. Melodi bindirmeleri harika. Arnel Pineda enfes söylüyor ve sadece “mükemmel” diyebiliyorsunuz. Ağzınızdan başka kelime çıkmıyor. She’s A Mystery, Human Feel ve To Whom It May Concern gibi albüme çok yakışan çalışmalar varken, Ritual gibi çok şaşırtıcı besteler de yok değil. Kısacası “Eclipse” bir anlamda Journey’nin yeni vokalistle ikinci doğuşu gibi olmuş.

İnsan yaz gelince içinde bir kıpırtı hissediyor, bir tutulma falan yaşıyor. Sizce de öyle değil mi?

Journey - Revelation

Journey - Revelation
Turn Down The World Tonight.
2008

    2000′li yıllar ile birlikte evrim geçiren müzik piyasası bu değişimi müzik ile ilgili her alanda yaşamıştır. Stüdyoların yepyeni aletlerle donanımı, her geçen gün yepyeni yazılımların piyasaya sürülmesi, prodüktörlerin modern soundlarda diretmesi ve bunun sonucunda ortaya çıkan müzik ürünlerinin birbirine benzeyişi gibi bir sürü durum ortaya çıkmıştır.


        Bunun en büyük yansıması rock müziğinde yaşanıyor ve 1990 öncesi kurulan toplulukların neredeyse tamamı 2000′ler sonrasında müzikal açıdan tanınamaz hale gelmiştir. Bugün bir Mötley Crüe, bir Europe bir Def Leppard gibi grupların müziğine dikkat edin çok yoğun bir modernite ile müzikleri değişmiştir. Bunun oluşmasında prodüktörler kadar grupların isteği de oldukça fazladır. Nedenler çok çeşitli elbet ama bunun en bariz sebebi ise modern dünyaya ayak uydurma, zamanın getirdiği yeniliklere kendini açma isteğidir. Kendini tekrar etmeme ve bu şekilde ayakta kalma şansını elde etmektir çoğu zaman. Bu değişimler bazı müzik gruplarında olumlu etki yapar bazılarında ise ters teper bugünkü bir çok örnekte olduğu gibi. Def Leppard, Mötley Crüe, Scorpions gibi en açık örnekler bu değişimin payını olumsuz bir şekilde yaşarken AOR (Adult Oriented Rock) ve Hard Rock’ın bazı eski neferleri eski sound’u oluşturmakla diretmekte ve paylarına düşeni çok net bir şekilde almaktadır. İşte bunun en iyi örneği Journey karşımızda.

STEVE PERRY sonrası …

     Perry, Journey’in ve rock dünyasının efsanevi vokalistlerinden birisidir. Buğulu sesi bir çok duygusal insanı etkilemiş, ayrılanları barıştırmış aşıkları kendisine daha da yakınlaştırmıştır. “Frontiers”, “Escape” ve “Trial By Fire” gibi üst kalite albümlerle Seperate Ways (Worlds Apart), Faithfully gibi şarkılarla ününe ün katan Journey, AOR ve Melodik Rock müziğinde tek isim olmayı da kendisine görev bilmiştir. Artık her çıkan grubun vokalisti Steve Perry ile karşılaştırılıyor onun gibi olma onun gibi söyleme isteği de geliyordu bir anlamda. 1998 yılında kendi isteğiyle gruptan ayrılınca daha önce Tall Stories ve Tyketto gibi Hard Rock gruplarında söylemiş ve bir nevi Steve Perry klonu olan Steve Augeri gruba alınır ve bu vokalistle iyi bir albüm olan “Arrival”, hemen sonrasında ise vasat bir albüm olan “Generations” çıkar. Journey’in gitaristi Neal Schon bunlardan daha da iyisini, grubu eski günlerine döndürecek daha parlak bir kıvılcım arar ve onu dünyanın öbür ucu Filipinler’de bulur. Arnel Pineda ismindeki bu vokalist ülkesi Filipinler’de The Zoo isimli bir grupta Journey şarkıları söylemektedir.


     Neal Schon hemen kendisine ulaşır ve Amerika’ya davet eder ve birkaç denemeden sonra vokaller Pineda’dadır. Arnel Pineda da bir Steve Perry klonudur fakat çok daha iyisi, çok daha niteliklisidir. Sahnede çok canlı ve vokal tekniği olarak tizlere dolayısıyla falsetto’lara çok çabuk çıkan vibratolu vokalleri rahatlıkla yapabilen sahnede ise hareketli olmakla beraber kendisini çabuk beğenmez Amerikan seyircisine de kabul ettirmesini bilmiştir. 30 yaş üstü aşıklar artık Pineda ile aşklarını yaşayacak ve hayal kuracaktır. Evet bu bir gerçek. Bir Journey konserini izleyin herkes belli bir yaşa gelmiş birbirlerine sarılarak Journey şarkıları söylemektedir.

… ve “Revelation”.

     Bu grup moderniteye direniyor. Def Leppard zaten çok kullandığı teknoloji üstüne daha da ileri giderek “Songs from the Sparke Lounge’u, Europe o güzelim soundunu terkedip “Secret Society” ve “Start from the Dark” albümlerini yapmış eski günlerini özletmişti. Bunlara rağmen yılların eskitmeyi başaramadığı Journey ise cesur davranarak 1980′lerin soundunda yarattıkları bir albümü 2008 yılında piyasaya sürerek tüm sevenlerini sevindirdi. Bu yıllara meydan okuyan devrim niteliğinde bir karşı duruştu. Bunu çoğu topluluk başaramıyor. Özellikle Frontiers Records’un sahibi Serafino Perugino kendi firmasına sahip çoğu grupta eski sound’larda diretiyor. (Örnek: Sunstorm, Vanden Plas, Bruce Turgon, Jimi Jamison, John Waite, W.E.T., Place Vendome … daha gider bu.) Bunun sonucunda da işte böylesine ruh dolu bir çalışma yaratılıyor. “Revelation” albümünde Arnel Pineda bütün şarkılarda başarı göstermiş özellikle ballad şarkılarda farklılığını kanıtlamıştı. Neal Schon’un her zaman ki duygusal solo pasajları, Deen Castronovo’nun belli bir teknikal öğeler içeren davul atakları ve Jonathan Cain’in o içi okşayan piyano melodileriyle şarkılar karakter kazanmıştır.

     Albümün açılış şarkısı Never Walk Away’de dinleyeceğiniz gibi o 80′lerin çiğ Hard Rock soundu albümün her tarafına yayılmış zaman zaman Melodik Rock sularına dayanan o ayrıksı yapı da “Revelation” albümünün en önemli özelliklerinden olmuştur. Like A Sunshower’daki Pineda’nın vokal nüansları ve kelimelere anlam veren o sesi çok etkileyicidir. 2005 albümü “Generations”da yer alan Faith in the Heartland yine Pineda tarafından daha da iyi yorumlanmıştır. Artık Journey klasikleri arasına rahatlıkla girecek olan basit ama etkileyici liriklere sahip After All These Years, bir yol şarkısı gibi duran enfes şarkı Where Did I Lose Your Love, bunun yanında acılı şarkılara örnek teşkil eden What I Needed ve What It Takes The Win “Revelation”ın can damarlarındandır. Journey’in yaptığı çok iyi bir şey var. O da albümlerinde bir tane can alıcı, mutlaka ama mutlaka defalarca dinlemeden duramayacağınız bir balad yaratmasıdır. Bu albümde de bu görevi Turn Down The World Tonight üstleniyor.

     Jonathan Cain’in sımsıcak piyano melodileriyle aniden giriş yapan bu şarkı Pineda’nın insanı ağlatırcasına dünü ve hatıraları anımsatması ve bu yüzden de albümün en iyisi olduğunu haykırması gerçeğini bize sunuyor. Şarkıdaki mükemmel ötesi gitar solo ve en son bölümdeki Pineda’nın haykırışları bilmem neye delalet eder. Şimdiye kadar da bilememişim sadece dinlemiş ve kendimden geçmişimdir.


     “Revelation” Journey diskografisinde en yukarılarda duruyor. Pineda geldikten sonra grubun artı kazandığı eleştirilemez bir nokta. Eskileri yaşatan, anıları hatırlamamıza yardımcı olan, modern sound’lara geçit vermeyen ama buna rağmen başarılı olan bir albüm ”Revelation”. Melodik Rock müziğin en büyüklerinden bir grup çıkmış 2008 yılında bir çok insanı kalbinden vuran bir albüm yaratmış. Bunu da kendi tarzlarında Journey’den başka bir topluluk başaramazdı sanırım.

* Bu albüm çift CD olarak piyasaya sürülmüştür. İkinci CD’de daha önce
ünlenmiş Journey klasikleri Arnel Pineda tarafından bir daha yorumlanmıştır.


Riverside – Memories in My Head EP


Riverside - Memories In My Head EP
İnsan ruhuna nüfuz etmenin dayanılmaz güzelliği.
2011

           2000’lerin başından itibaren, genel olarak değil de, bu progresif rock etkili müziklerde bir kısır döngünün yaşandığı gerçek. Progresif metal açısından da pek farklı değil hani; şöyle geriye dönüp baktığımızda çok orijinal işlerin çıkmadığını görüyoruz, dinliyoruz. Çıkan albümler ya Porcupine Tree, ya Dream Theater, ya da Genesis, Pink Floyd, Marillion etkili oluveriyor. Son zamanlarda çıkan progresif rock etiketine sahip herhangi bir çalışmaya bir kulak atın; ya davul tonları, ya gitar tonları size hemen başka bir grubu anımsatıverir. Yıllar önce 90 sonlarında eski Marillion vokalisti Fish’in söylediği sözler daha dün gibi aklımda. “Bu gruplar benim için nostalji” diyerek bugünkü çerçeveyi keskin bir şekilde özetlemişti. Bu durum müziğin geleceği açısından çok tehlikeli.

          Polonya bu durumdan biraz sıyrılır gibi olmuştu ama bu ülkenin gruplarının da bırakamadığı bir şey vardı, o da bu ülke topluluklarının eserlerinde ilk dönem Pink Floyd’un getirdiği psychedelic tınılarla birlikte, son dönem müzikal hareketlerden Porcupine Tree’nin yarattığı modern çalışmaların izlerinin göründüğüdür. Öncelikle 90’lı yıllar sonrasında gelen Genesis ve Marillion etkili neo-progresif gruplardan, Polonya’nın gururu Collage’ın “Moonshine” albümüyle yarattığı o büyük etkidir. Bu durum yaratılan gitar tonları bakımından hemen hemen bütün Polonya progresif topluluklarına tesir etmişti. 2000’lerle birlikte ise Riverside ortaya çıkmıştı ki ilk albümündeki Same River adlı beste, büyük ihtimalle kendilerinin bile ortaya çıkarmaktan gurur duyduğu bir eserdi. Yoğun olarak Pink Floyd etkileri taşıyan bu çalışma yüzünden o tarihlerde Anathema fırtınasının da esmesiyle birlikte insanlar yeni bir hüzün arayışına girdiler ve karşılarında doğal olarak Riverside’ı buldular.

         Riverside’ın progresif yönü biraz zayıftır. Açıkçası belli kalıpları üzerinden giderler bestelerinde ve çok fazla kompleks yapılara girişmezler. “Second Life Syndrome”daki Conceiving You ve I Turned You Down adlı besteler tam da Anathema severler için yapılmıştı sanki. Grup bunu çok iyi çözdü ve albümde bu tarz eserlere de yer verdiler. Her albümde Pink Floyd’dan mutlaka biraz bahsederler. O bestelerinde, bu bestelerinde mutlaka ama mutlaka bir saygı göstermeyi ihmal etmezler.


          “Anno Domini High Definition” ise onların sert bir yüzü olarak müzik tarihine geçti. Çok fazla karmaşık olmayan ama belli derecede yoğun pasajlar içeren bir albümdü. “Rapid Eye Movement” albümü gibi fazla eleştiriye uğramadı. Biz biliyorduk ki Riverside çok iyi bir topluluktu ve daha yapacaklarının yarısını bile yapmadılar. Bir süre önce 3 şarkılık bir EP çıkardılar ve adını da “Memories In My Head” koydular. Anlaşılan insan beyni ile olan problemleri bitmemişti ve bugün bir çok yeni progresif gruba da taş çıkartan, çok korkunç müzikal yapılara sahip olan bir eser ürettiler. Şarkı şarkı bakalım.

                                                    GOODBYE SWEET INNOCENCE

        Pink Floyd’un “Dark Side of the Moon” albümünü dinleyenler bilirler ki, Pink Floyd müzikle resim çizme sanatının belki de başlangıcını yapmıştı o albümle. Riverside ise bu bestenin hemen girişinde böyle bir şey denemiş. Yoğun psychedelic titreşimler sayesinde o bas gitarın tınılarını duyana dek bunu çok derinlerde hissediyoruz. Bu topluluk insana yavaş yavaş acı vermeyi çok seviyor. Piotr Grudziński’nin kullandığı o acı dolu gitar tonları Mariusz Duda’nın sesinde anlam bulan şiirler gibi insan ruhunun derinliklerine nüfuz eden o kısa kısa cümleler… Çok yumuşak tonlarda söyleyen Duda ruhuyla şarkının ortalarında geziniyor ve beste sonlara doğru, Riverside’ın ilk albüm hariç bugüne kadar pek denemediği ilginç klavye partisyonlarına şahit oluyoruz.

                                                            LIVING IN THE PAST


         Riverside’ın sadece ilk albümdeki Same River adlı şarkıyla akrabalık bağları olduğunu düşündüğüm, yoğun progresif öğeler içeren, tam anlamıyla bir progresif rock başyapıtı. Çok ilginç girişiyle birlikte o klasik Riverside gitar tonlarının ardından, 1.25’de giren o klavye partisyonunu tarif etmem mümkün değil. Nasıl bir kompozisyon yaratımıdır ki bu, insanı aniden dehlizlere sürükleyebiliyor. Bu gibi parıldayan notaları Wobbler, IQ gibi gruplar çok kullanır. Özellikle 3. dakikadan itibaren şarkının kimliği bir anda değişiveriyor. Üst üste bindirilmiş biri eski ton biri de yeni tonlarda gezinen klavye melodileri nasıl bir zekanın yaratımıdır? Oradaki kısa oryantal ezgi oraya nasıl yerleştirilmiştir, aklım almıyor. Sadece bunlar da değil. Hadi klasik klavye tonu olsa bu kadar dikkatimi çekmeyecek ama adamlar bildiğiniz Hammond Org kullanmış. Bu saatten sonra da beste üzerinde çok fazla etkileşim oluyor ve 7.17 saniyeyle birlikte Porcupine Tree etkilerine geçiyoruz ve özellikle Porcupine Tree’nin “Lightbulb Sun” albümündeki sound’u çağrıştıran çok değişik elementler kullanıldığını görüyoruz; hem müzikal açıdan, hem de vokal kayıtları açısından. 9. dakikadan sonra ise Riverside bir progresif topluluk olarak Hammond Org ile ders vermiş adeta ve eşsiz bir kompozisyon yaratmış.
                                                            
                                                              FORGOTTEN LAND

            Sanki bir kara film müziği gibi başlayan ve bir kaçışı anımsatan yapısıyla Forgotten Land, bas tınıları, hüzünlü etkileşimleri ve Mariusz Duda’nın karakteristik vokalleriyle birlikte iyi bir kapanış şarkısı oluyor. Riverside bestelerinde artık duyduğumuz o içe dönük gitar tınılarının aynısını burada da duyabiliyoruz. 5. dakikadan itibaren çok temiz gitar tınılarıyla birlikte verilen o acı dolu melodik baslar, insanın yüreğini burkabiliyor. Tıpkı Katatonia’daki gibi sıkça rastladığımız bu duygu burada da mevcut. Riverside bu tür eserlerde çok başarılı. Ozric Tentacles, Eloy v.b. psychedelic space rock gruplarının kullandığı synth’ler de özellikle bu şarkıda iyice kendisini göstermiş.

       Bu kısacık EP, senelerce üzerinde çalışıp hiçbir şey üretemeyen progresif rock/metal gruplarına karşı bir ders niteliğinde sanki. Adamlar çok fazla grubun etkisinde kalmadan, kendi kimliklerini kaybetmeden, başkalarından tabii ki birazcık esinlenerek, kendi başlarına üretiyorlar. Bu EP yüzünden onlara saygım daha da çok arttı ve artık inanıyorum, onlar daha da iyisini yapacaklar.



18 Ocak 2013 Cuma

Änglagård – Viljans Öga


Änglagård – Viljans Öga
Sanat!
        İskandinav bölgesinin gerek hava muhalefeti gerekse de yılın belli zamanında dünyanın geri kalanından karanlık olması orada yaşayan insanların belli bir kısmının donuk, sessiz ve belki de daha duygusal olmasıyla iştigaldir. İnsan orada ister istemez kendi içine gömülür be!

       İsveç, Polonya gibi müzik tarihi güçlü bir ülkedir. Orada yaşayan ailelerin çocukları mutlaka genç yaşlardan itibaren bir müzik eğitimi alır ve sonra sürecin içerisine dâhil olur. Biz misal rock müziğe İsveç’in dâhil olduğu yılları 60’lı yılların sonundan başlatıyorsak izin verin de bu ülkeyi ciddi ciddi ele alalım. İngiltere Progresif Rock müziğin doğduğu topraklar olarak bilinir. Aynı yıllarda Almanya, İtalya, İspanya ve İskandinavya’da bu müzik türüne dâhil olmuş bir sürü topluluk yaratmışlar. Bir İngiltere’den King Crimson’ı Almanya’dan Tangerine Dream, Can gibi topluluklardan bahsediyorsak İsveç’ten de mutlaka Kaipa, Kebnekaise, Älgarnas Trädgård gibi toplulukları da saymalıyız.

         İskandinavya’nın kendi arasında bölündüğü durumlar var. Mesela Finlandiyalı bir topluluk daha caz öğelerine ağırlık verirken, Norveçli bir grup çok daha uçuk çok daha deneysel müzik sergileyebiliyor. İsveç bu durumda daha geleneksel konumda duruyor ve The Flower Kings, Kebnekaise, Kaipa, Sinkadus, Bo Hansson gibi gruplar dışında daha son dönem dediğimiz son 15-20 yıl içerisinde de en başta Änglagård, Anekdoten ikilisi olmak üzere Landberk, Liquid Scarlet, Moon Safari, Book of Hours, Trettioåriga Kriget, Ragnarök gibi yer altı toplulukları da çok önemli işlerle karşımıza çıkmıştır. Bu gruplar içinde belki de en önemlisi sadece kendi ülkesi içerisinde değil İngiliz, Amerikan ve dolayısıyla diğer bütün dünya ülkelerinin progresif rock grupları da dâhil hepsini etkileyen bir topluluk olan Änglagård’tır.


     Änglagård’ın 1992 yılında ortaya çıkardığı “Hybris”, en başta Opeth’in den Pain of Salvation’ına oradan Riverside, Wobbler, The Flower Kings, Porcupine Tree ve bazı Post Rock grupları da dâhil ilk elden etkilenilen bir albüm olmuştur. Bugün Wobbler’in “Hinterland” albümüne, Opeth’in “Heritage”, Glass Hammer’ın “Cor Cordium”, The Flower Kings’in “Adam & Eve” ve “Space Revolver” albümlerine bakın Änglagård müziğinin izlerini görürsünüz. Änglagård, İsveç progressive müziğinin tepe noktasıdır. Belki popüler bir grup değildir ama yer altından bütün toplulukları etkiler. Bir grubun popüler olmaması da hiçbir şeyi etkileyemeyeceği anlamına da gelmez. Her şey “Hybris” albümünün ilk şarkısı “Jordrök” ile başlar.


ÄNGLAGÅRD MÜZİĞİ

       Bazı dinleyiciler der ki bir albüme “Jordrök” kadar kompleks ve sofistike başlayabilen bir grup daha yoktur. Änglagård’ın büyüsü de burada yatıyor, dinleyicisini ilk elden şaşırtmak sonra müziğin içerisine yavaş yavaş dâhil etmek ve en sonunda da onu uçurmak. Evet, dinlerken uçarsınız o mellotronları, piyano, saksafon, flüt kombinasyonunu dinlerken kendinizden geçer o dâhiyane kompozisyonları fark edince bir daha bir daha dinlemek istersiniz. King Crimson'ın o dinamik müziğinden esintiler taşıyan Änglagård diğer gruplara göre daha elit bir yerde duruyor. Bir yandan klasik müziğin bütün nimetlerinden faydalanırken senfonik, İskandinav halk müziğinden flütle faydalanırken de progresif folk olur müzikleri. Synth melodileri, hammond organ’ın neredeyse bütün bestelere sinmesi, dolayısıyla albümdeki bas yürüyüşleri, karakteristik yapılar, sözsüz olağanüstü pasajlarla sizi kendinizden geçirmeye muktedir bir yapı sergiler. İlk dinlemelerde bir şey anlamayabilirsiniz, müziğin gidişatını fark edersiniz ama nereye gittiğini asla bilemezsiniz ve bunu düşündüğünüzden iki dakika sonra tek bir notayla öyle bir yere bağlarlar ki işte oradan sonra anlarsınız onları ve bunlar gerçekten de sanat yapıyor dersiniz. 1994 yılından beri albüm yapmıyorlardı, ta ki bu seneye kadar. Bundan birkaç ay önce “Viljans Öga” adlı albümleri çıktı ve tam 18 yıl sonra İsveç’ten sevenlerini selamladı. “Viljans Öga” bugün bu sene içerisinde progresif rock adına çıkmış en iyi albümlerden birisi sayıldı.

          Albüm 10 dakikanın üzerinde 4 tane enstrümantal eserden oluşur. İlk eser “Ur Vilande”nin ilk giriş pasajından sonra akustik gitarların girişiyle artık bir masal diyarına girmiş olursunuz. Dramatik yapıyı çok iyi verirler ve siz bir Tolstoy ya da Dostoyevski okur gibi ciddiyetle dinlersiniz onları. İskandinav geleneksel gruplarında karakteristik olan bir şey daha mevcuttur. Beste normal seyrinde devam ederken sinyal verir gibi bir klavye soundu ile devamlılık yaratılır ve aniden yükseklere çıkar ve sonra birden alçalmaya geçersiniz. Bu Änglagård’ta da Anekdoten’de de White Willow’da da Wobbler’de de değişmez bir kuraldır.

         Yine flüt melodileri ile başlayan “Sorgmantel”de oldukça yoğun bir sinematografik yapı görürüz. Basların ve diğer enstrümanların birlikte hareket edişi ile müzik yaratılır. Aynen “Jordrök” gibi karmaşık bir başlangıca sahip olan “Snårdom” her şeyi ile kusursuz bir yapıt. Psychedelic tonları da kullanmaya başlayan grup bu beste de özellikle bunu çok iyi başarmış. Flütün de geri kalmayışı hatta Jethro Tull’daki gibi masalsı devam edişi takdire şayan. Bu bestede tek bir melodi karakter olmuş ve sonlara kadar da aynı mükemmellikte devam etmekte. “Längtans Klocka”daki melodilerin ince işlenişine çok dikkat etmelisiniz. Özellikle gitarın ve flütün birlikte konuşur gibi sohbet eder gibi hareket etmesini de mutlaka dinlemelisiniz.

           Bu çalışmayla “Hybris”in biraz daha geliştirilmiş şeklini sunan Änglagård, 2010’lu yıllarda 1970’li yılların müziklerini sergilemeye and içmiş, analog kayıtlarla kafasını bozmuş İsveç’in havasından suyundan ve karanlığından nasibini almış müzisyenlerden kurulan inanılmaz bir topluluktur.